GÜNEY dergisinden açıklama :“Kadının Beyanı Esastır!”

Temel alınması gereken kadının açıklamasıdır!

 

Güney sayı 42’de yayınlanan “Mehmet Esatoğlu ile ilgili tavır” okur çevremizde hararetli tartışmalara yolaçtı. Kimi okurlarımız tepki ve görüşlerini internetteki ziyaretçi defterine yazarken, bazı okurlarımız da diğer yollardan görüşlerini ve tepkilerini bize iletti. Okurlarımızın verdiği çok farklı tepkiler ve tartışmanın Barışarock festivalini de aşarak dallanıp budaklanır olması, bizi bu konuda bir kere daha söz alıp genel duruşumuzu açıklamamızın gerekliliğine inandırdı. Bu yazımızda hem genel duruşumuzu açıklamaya hem de somut olaydan yola çıkarak okurlarımızdan gelen kimi eleştirilere tavır takınmaya çalışacağız. Geçen sayımızda tavır takınırken, tarafların yeni açıklamaları elimize geçmişti ve bunlara yenileri de eklendi. Bizim bunları inceleme ve kendi aramızda tartışarak durumu yeniden değerlendirmeye ihtiyacımız vardı ve bunu açıklamamızda belirtmiştik. Şimdi önünüzde duran bu yazı aynı zamanda bu araştırma/tartışma ve yeniden değerlendirmenin bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Bu değerlendirmeyi yaparken okuduğumuz/incelediğimiz yazılı tavırların dökümü yazının sonunda yeralmaktadır.

Bunun dışında Barışarock festivalinde protesto sürecini yaşayan arkadaşlarımızın tanıklıklarını ve çekilmiş bir videoyu da dikkate aldık.

 

En baştan şunu açıklayalım: Geçen sayımızda (sayı 42) cinsel taciz suçlamalarına ilişkin ilkemiz ortaya konmuştur. Orda şöyle diyoruz: “... Ancak bir noktada çok açığız. O da, ‘cinsel taciz’ açıklamalarının temel alınması gerektiği noktasındadır.” Bu, cinsel tacize uğradığını söyleyen kadın(lar)ın açıklamasının temel alınması gerektiği demektir. Peki bu “temel alma” ne anlama gelmektedir? Bu konuda bir dizi tartışma sürdüğü ve özellikle Tiyatrolardan Ortak Bildiri’de bu konu üzerinde fikir yürütüldüğü için bunun bizim için ne anlama geldiğini açıklama ihtiyacı duyuyoruz.

 

Erkek egemen toplumda kadınlara yönelik cinsel tacizin olağan bir görüntü, hemen her kadının hayatında birçok kez karşılaştığı “olağanlaştırılmış” bir saldırı olduğu konusunda ‘sol’ çevrede görüş birliğine sahibiz. Eğer erkek egemen toplum diyorsak, -bunun bizim dışımızda bir şey olmadığını- iş ilişkilerinden aile ilişkilerine, arkadaşlıklardan cinselliğe kadar tüm ilişkilerimizde şu ya da bu ölçüde yansımasını bulabildiğini de en baştan kabul etmemiz gerekmektedir. Kabul etmek ve bilince çıkarmak değişimin önkoşuludur!

 

İşte “kadının açıklaması temel alınmalıdır!” ilkesi de bu toplumsal gerçeklikten doğmuştur. Kadınların cinsel tacize uğraması “olağan” birşey iken, kadınların buna karşı kendilerini savunmaları, karşı koymaları ve açığa vurmaları çeşitli yöntemlerle engellenmektedir. Kadınların çoğunluğu hala utanç ve suçluluk duygularıyla uğradıkları saldırıya, yaşadıkları haksızlıklara karşı duramamaktadırlar. Ve işin en kötüsü, toplumsal suçlamayı kadınlar çoğunlukla içselleştirmiş durumdadırlar. Bu ne demektir? Çoğu durumda kimsenin onları suçlamasına gerek yoktur, onlar kendi kendilerini suçlamakta ve ‘acaba ben mi davet çıkardım’ gibisinden düşüncelerle kendilerini tüketmektedirler. Bütün bunlar, “anne sütüyle” kadınlara verilmiş, toplumsal olarak öğretilmiş, baskılanma mekanizmalarıdır. Cinsel baskının özünü de bu oluşturur.

 

Bu durumu değiştirmenin bir tek yolu vardır. O da bu baskılanmaya karşı çıkan kadınlara kulak vermek, onları ciddiye almak ve onlara gerekli dayanışmayı sunmak! “Kadının açıklaması esastır” işte tam da şu anlama gelir: Cinsel tacize maruz kaldığını açıklayan kadının açıklamasını ciddiye almak, ona kulak vermek ve ona gerekli dayanışmayı sunmak.

 

‘Sol’, devrimci, sosyalist çevrenin cinsiyetçi, erkek egemen toplumun baskılanma mekanizmalarını ortaya çıkarıp bunlara karşı kendi içinden başlayarak mücadele etme görevi varsa eğer, -ki bunu lafta kabul eden çok- o zaman buna uygun da davranmayı bilmek gerekir. Bunun için, tabuları önce kendi içimizde yıkma, sorunları açığa çıkararak, onların üzerine gitme cesaretini gösterebilmemiz gerektir.

 

“Cinsel taciz” olaylarının çoğunlukla iki kişi arasında geçtiği, şahidinin-delilinin olmadığı bir gerçektir. Suçlanan erkeklerin de bu suçlamayı kabul etmeye hiç bir zaman niyetinin olmadığı da açık ve toplumsal gerçekliktir. Bu anlamda, cinsel taciz olayının “objektif olarak” delilleriyle açıklığa kavuşturulması nerdeyse imkansızdır. Zaten bu bilindiğinden ve bugünkü toplumsal gerçeklikte, suçlanan erkek değil, tacize uğradığını açıklayan kadın üzerinde çok yönlü bir baskı oluşturulduğundan tacize uğrayan kadınların ezici çoğunluğu uğradığı tacizi açıklamaktan çok sineye çekmeyi ve tacize maruz kaldığı ortamlardan kaçma/uzaklaşma gibi kendine göre ‘korunma yöntemleri’ne başvurmaktadır. Bugünkü toplumsal gerçeklik ne yazik ki budur. Fakat biz bunun değişmesini istiyoruz. Bunu

 

değiştirebilmenin de bir tek yolu vardır: O da cinsel taciz suçlamasında bulunan kadının açıklamasının temel alınmasıdır. Bu konuda evet, en baştan taraflı bir tutum almak zorundayız. Biz taraflıyız, cinsel tacize uğradığını açıklayan kadınlardan tarafız! Bizim ilkemiz, pusulamız budur!

 

Tartışma içinde işte tam da bu noktada bir ayrışma yaşanıyor. Kimi Güney okurlarımızdan da “ya iddia yanlışsa - haksızlık yapmayalım!” çekinceleri geliyor. Bunlar tabii ki anlaşılır çekinceler. Bu çekinceler karşısında bizim söyleyeceğimiz bir tek şey var:

 

Evet, böyle bir sakınca var. Evet gerçekten de bizim bu açıklamamız kötüye kullanılabilir, suistimal edilebilir. Ancak, bugünkü toplumsal gerçeklikte birincisi biz bunun istisnai durum olacağını düşünüyoruz, ikincisi ama böyle bir suistimal edilme payını en baştan kabul ederek ve bunun bilincinde olarak, yine de “kadının açıklaması temel alınmalıdır!” diyoruz. Çünkü, bugünkü vahim durumu değiştirmenin başka yolu yoktur! Aksi durum, bugünkü koşulların aynen devam etmesi, tacize uğrayan kadınların yalnız bırakılması demektir ki... bu bizim için hiç kabul edilemez bir durumdur! Daha açık söyleyelim: Bu istisnai olarak birkaç “suçsuz” erkeğin “yanması”nı beraberinde getirecekse de, biz bunun göze alınması gerektiğini söylüyoruz. Genel toplumsal düzlemde bu bir haksızlık değil, cins baskısına karşı mücadelenin gereğidir. Kadınların yüzde yüzünün bugünkü kaderinin değiştirilmesi için böyle bir göze alış yanlış değil –tam tersine bir gerekliliktir! Mücadelemiz sonucu gün gelir de başka bir toplumsal gerçeklik sözkonusu olursa, o zaman durumu yeniden değerlendiririz. Şimdiki durumda ama, biz bu ilkeye sahip çıkıyor ve buna uygun davranma görevini üstleniyoruz (bu bizi kimi zaman darda bırakacak olsa da!).

 

Tiyatrolardan Ortak Bildiri’de de bu noktada bir tavır var. Orda deniyor ki, “kadının beyanı esastır” ilkesi “kötüye kullanılmaktadır.”. Hatta o kadar ileriye gidiyor ki arkadaşlar, “linç kültürü”nden “kadın faşizanı bir yaklaşım”dan vb. sözediyorlar. Hepsine burada değinmemiz mümkün değil, ancak bazı noktalarda öyle şeyler söyleniyor ki, bunlara tavır takınmadan geçemeyeceğiz.

 

Arkadaşlar “kötüye kullanılma” konusunda uzun uzadıya yazmışlar, ama işin püf noktasına peki “kadının beyanı esastır.” nasıl anlaşılmalıdır, konusuna gelince, “araştırılmalıdır”ın ötesine geçemiyorlar. İyi güzel, araştıralım da (kimse bunu reddetmiyor!), peki araştırmanızın son gelip dayandığı nokta iddiaya karşı iddiaysa o zaman ne olacak? Buna yanıt yok! Daha doğrusu verilen yanıt şu:

 

“Evet, iki kişi arasında geçen taciz olayında tacizin ispatı da, karşı-ispatı da zordur. Bu yüzden “ispatı yoksa taciz yoktur” denemeyeceği gibi, tacizin nasıl, ne zaman, nerede yapıldığını tacize uğrayanın açıklamaması anlamına gelemez. Tacize uğrayan tacize karşı mutlaka mücadele etmeli, “dur” demesini bilmelidir. Üçüncü kişilere taciz iddiasını ileri sürdüğünde bunu inandırıcı biçimde açıklamakla karşı karşıyadır.” (Tiyatrolardan Ortak Bildiri)

 

Esas meselenin ne olduğu bu paragrafta gündeme gelmektedir. Biraz daha yakından bakalım:

 

  • “Evet, iki kişi arasında geçen taciz olayında tacizin ispatı da, karşı-ispatı da zordur. Bu yüzden “ispatı yoksa taciz yoktur” denemeyeceği gibi...”

 

Bu noktaya kadar onaylıyoruz da peki şimdi ne olacak? Şöyle devam ediyorlar:

 

  • “tacizin nasıl, ne zaman, nerede yapıldığını tacize uğrayanın açıklamaması anlamına gelemez.”

 

Burda söylenen kendiliğinden anlaşılırdır ve genelde de böyle olmaktadır. Somut M. Esatoğlu’na gelen suçlamalar bağlamında da tacize uğradığını söyleyenlerin açıklamaları vardır. Ancak, esas mesele bu açıklamaların ne kadar ciddiye alınıp alınmadığı meselesidir. Tiyatrolar adına yapılan açıklamada tam da bu açıklamalar yokmuş gibi davranıldığı ölçüde bu ciddiye almama tavrı devam ettirilmektedir.

 

  • “Üçüncü kişilere taciz iddiasını ileri sürdüğünde bunu inandırıcı biçimde açıklamakla karşı karşıyadır.”

 

Burada çok açık bir biçimde “kadının beyanı esastır” ın anlamı, sonuç itibariyla kadının açıklamasının inandırıcı olup olmadığına indirgenmektedir. Peki buna kim karar verecektir? Kimine göre inandırıcı olan, diğerine göre inandırıcı olmayabilir... Ve suçlamaya maruz kalan erkekler her durumda haklarında açıklama yapan kadınların inandırıcılığını zedelemek için ellerinden geleni yapmakta, sahip oldukları toplumsal erki sonuna kadar kullanmaya çalışmaktadırlar.

 

Tiyatrolardan Ortak Bildiride başka türlü bir yaklaşımın “yargısız infaz” olacağı, ‘ne burjuva demokratik hukukla, ne sosyalist demokrasi hukukuyla’ bağdaşmayacağı uzun uzadıya açıklanmaktadır. Buna bizim cevabımız şudur:

 

Burjuva hukuku (sözümona) güçsüzün güçlüye, bireyin devlete karşı korunmasına dayanır. Bireyin korunması bağlamında da suç iddiası kanıtlanmadığı durumda, iddia düşer. Bu konuda iddiayı getiren suçu kanıtlamak zorundadır, yoksa suçlanan kişi suçsuzluğunu değil. Suçun kanıtlanmadığı durumlarda iddia düşer ve hakkında iddiada bulunan kişi suçsuz sayılır. En kaba biçimiyle, burjuva hukuku böyle işler. İşte tam da bu noktada sorun vardır! Cinsel taciz bağlamında burjuva hukukunun bu yaklaşımı işe yaramazdır, o bu yaklaşımla “güçsüzün güçlüye karşı korunması”, ezilen kadın cinsinin egemen erkek cinsine karşı korunmasının gereğini yerine getiremez. Burjuva hukukunun, kadın-erkek egemenlik ilişkisi bağlamındaki yanıtı varolan egemenlik ilişkisinin sürgitmesidir (uç noktalarda törpülenerek), başka bir şey değil! Cinsel taciz bağlamında bu hukuka dayanırsanız, yani ‘iddia ispatlanmadığı noktada düşer’i temel alırsanız, o zaman kadınlara yönelik taciz ve hatta tecavüz olaylarının ezici çoğunluğunun erkeğin suçsuzluğuyla sonuçlanmasına varırsınız, ki bugünkü sosyal ve hukuksal pratik de (burjuva demokratik hukukun en iyi işlediği ülkelerde dahi) budur. Bu hukuk işe yaramazdır! Bizim savunacağımız, dayanacağımız hukuk değildir! Biz, cinsel taciz bağlamında başka bir hukukun geçerli olması gerektiğini açık söylüyoruz. Bu kadının cinsel tacize uğradığını açıkladığı her noktada, onun açıklamasının temel alınması ve evet erkeğin suçsuzluğunu kanıtlamadığı sürece zan altında kalması demektir.

 

Sonuç itibariyla Tiyatrolardan Ortak bildiride “kötüye kullanılma”ya karşı mücadele” pozisyonuna sığınılıp “kadının beyanı esastır” ilkesi sulandırılmakta ve işe yaramaz hale getirilmektedir.

 

O zaman bunun adı doğru konulmalıdır: Tiyatrolardan Ortak Bildiride savunulan son tahlilde “kadının beyanı esastır” değil, “inandırıcı beyan esastır” pozisyonudur. Bir taraftan ancak inandırıcıysa “kadının beyanı esastır” demeye getirip, diğer taraftan da “Tacize uğrayan tacize karşı mutlaka mücadele etmeli, “dur” demesini bilmelidir.” şeklinde öğüt vermek de işin tuzu biberi oluyor. Yine başa dönelim: kadınların zaten binbir suçluluk-utanç- kendinden şüphelenme kompleksiyle tacizi açıklama zorluğu olduğu biliniyor. Yukardaki türden bir tavırla tacizi açıkladıkları zaman açıklamalarının ciddiye alınıp alınmayacağının da açık bırakıyorsunuz, hemen ardından da ‘hadi aslanım, mücadele et’ diyorsunuz. Bravo doğrusu!

 

Böyle bir havanın estiği bir grup/çevre içinde bir kadının cesaretini toplayıp, tacize uğradığını açıklaması nasıl beklenecektir? Bu tavır ancak ve ancak, kadınlarda olan ‘Bana kimse inanmaz!” “sonunda ben suçlanırım” “bana zarar verir” düşüncesinin pekişmesine yarayacaktır.

 

“Kadının beyanı esastır” bizim açımızdan ilkedir. Ve kadının açıklamasının her ihtimalde ciddiye alınması demektir. Yukarda söylendiği gibi iki kişi arasında geçen bir olayın ispatı çok zordur. Bu durumda taciz yoktur denemeyeceği gibi, taciz olmuştur gibi kesin bir yargıya varmak da zordur. Bunun bilincinde olarak, biz kadından yana tavır takınırız. Onun açıklamasını ciddiye alırız. Her durumda suçlanan erkeği kesin mahkum edip, “tacizci”dir diye yargılamak zorunda da değiliz (bunu yapacağımız durumlar olur, açık bıraktığımız durumlar olur...). Ancak, bu bağlamda, suçlamanın geldiği kişiyi en azından “şaibeli” olarak kabul eder ve ilişkilerimizi ona göre düzenleriz. (Kadının “açıklaması”nın iftira olduğu en başından çok açık ve kanıtlı olduğu durumlardaki tavrımız tabii ki farklı olacaktır.) Bu genel tavrı “linç kültürü” olarak göstermeye çalışanlar bizce haksızdırlar. Bizim kendi içimizde yeni ilişkilerin sağlanması gibi bir görevimiz vardır. Bu bağlamda teorimiz ile pratiğimiz uygunluk içinde olmak zorundadır. Hakkında suçlama olan bir erkeğe karşı tavrımızın ne olacağı, o somutta gelen suçlamaya, olayın gelişimine, suçlanan erkeğin pozisyonu ve tavrına (özeleştirel mi davranıyor, yoksa kendini aklamaya mı çalışıyor), eğer özeleştiri yapıyorsa, taciz suçlamasını getiren kadınların özeleştiriyi samimi bulup bulmadıklarına, taleplerine vb. vb. gibi bir dizi faktöre bağlıdır. Devrimci kültür ve sanat çevrelerinde böylesi olayların açığa çıkarılıp, üstüne gidilmesi, kadınları ve erkekleri eğitmenin aracı olarak kullanılması ve somut durum onu gerektiriyorsa ilişkilerin koparılması, teşhir ve tecrit gibi yöntemlere başvurulması gereklidir. Bu linç kültürü vs. değil, yeni ilişkilerin yaratılması, yeni anlayışların yaşam bulması için yaşanması gereken sancılı süreçlerin gereğidir.

 

Özeleştirel olarak tespit etmeliyiz ki, Güney dergisi olarak biz de yıllar önce (senesini hatırlayamıyoruz) taciz olaylarını duyduğumuzda M.E.’den uzak durma ve dergimize gönderdiği yazıları yayınlamama tavrını benimsemiştik. 2006 yılında bazı arkadaşlarımızdan M.E. ile ilişkiye geçme talebi geldiğinde, taciz suçlamasının araştırılması gerektiğini savunduk ve bu noktada da bir arkadaşımızı görevlendirdik. Hatalı davrandığımız nokta şu ki, bu konuyu araştırmakla görevlendirdiğimiz arkadaşın ‘eski bir olay... M. Esatoğlu açıklamasını yapmış, olay kapanmış’ yanıtını verdiğinde rahatladık ve olayın peşini bıraktık. Bu değerlendirme neye dayanıyor, belgesi nerde vb. sormadık bile... Bu tavır yanlıştı ve bizim bu tavrımız M.E. ile yeniden ilişkilerin kurulmasına, ona 38-41 sayıları arasında dergi sayfalarında yer verilmesine yolaçtı. Gelinen yerde, bizim o günkü tavrımızın izin verilemez bir ihmalkârlık olduğunu ve kendi ilkelerimize ve pratiğimize ters düştüğümüzü tespit ediyoruz.

 

Bu anlamda Güney dergisinin sayı 42’de geçmişteki ihmalkârlığıyla ilgili özeleştiri yapmış olması ve M. Esatoğlu

 

ile ilişkilerini dondurduğunu açıklaması devrimci sorumluluğunun gereği olmuştur.

 

Ancak, bunu yaparken bile, tam “emin olamama” durumu sözkonusu olabilmiştir. Sayı 42’de açıklama ve özeleştiri yaparken bunu şöyle ifade ediyoruz: “Bizler bu yazıyı yazdığımızda bile, hala bu iki açıklama dışındaki beyanların nasıl değerlendirileceği konusunda bir netliğe sahip değiliz. Ancak bir noktada çok açığız. O da: ‘cinsel taciz’ açıklamalarının temel alınması gerektiği noktasıdır.” Bizim bu tavrımız, bir yandan henüz kesin bir sonuca, değerlendirmeye varmadan, ilişkilerimizi dondurduğumuzu açıklamamız, bazı okurlarımız tarafından eleştirilmektedir. Kimileri hatta bunu “yargısız infaz”la karşılaştırmaktadır. Biz, böyle görmüyoruz. Açıklamamızda ilkemiz ortaya konmuştur: “kadının açıklaması esastır.” Buna bağlı olarak ilk hamlede “ilişkilerimizi dondur”duğumuzu açıklamamız gayet doğrudur. Bu konuda beklememizi gerektiren bir şey yoktur. Tam tersi, Barışarock’ta bir protesto olayı yaşanmıştır. Buna bağlı olarak bir dizi tartışmalar yürümektedir. Okurlarımıza karşı bu konuda bizim tavır takınma sorumluluğumuz vardır. Biz böyle yaklaşıyoruz. Kaldı ki dergimizde yayınlanan yazı daha yayınlanmadan önce M.Esatoğlu’na gösterilmiş ve yazının bu haliyle dergide basılacağı kendisine söylenmiştir.

 

Geçen sayımızda bunun ötesinde, gelişen olayları, elimize geçen çeşitli yazıları hemen değerlendirecek durumda değildik. Ve bu da bizzat yazımızda dürüstlükle açıklanmaktadır. Bizim de sakin bir şekilde yürüyen tartışmaları değerlendirme ve kendi içimizde tartışmaya ihtiyacımız vardı. Bunu elimizden geldiğince yerine getirmeye çalıştık ve bu yazımızda değerlendirmemizi daha genişçe ortaya koymaya çalışıyoruz.

 

Ancak, kimileri “kesin sonuç” almaktan, hafiyeliğe soyunup, “taciz olmuş mudur olmamış mıdır”, gibi bir “kesin sonuç” almamızı bekliyorsa, bu büyük bir yanılgıdır. Böyle bir şey bu örnekte de mümkün değildir. Yukarda açıkladık, bizim araştırmalarımızın sınırı bellidir ve esasen yazılı belgelere dayanmaktadır. Ve “değerlendirme” ve “kesin sonuç”tan bizim anladığımız da bu değildir. Biz en son Barışarock’ta yaşanan protestolar da dahil olmak üzere, bu süreçte yaşanan tartışmaları, takınılan tavırları değerlendirmek ve kendimiz açısından bir sonuca varmak istedik. Sözkonusu olan budur.

 

Yeri gelmişken şuna ta tavır takınalım: Kimi okurlarımız, “başka işiniz yok mu, bunu tartışıyorsunuz” diye eleştirmektedirler, kimileri de “kişilerin özel yaşamları kendilerini ilgilendirir. Size uygun değillerse ilişkinizi kesersiniz olur biter, ama böyle teşhir etme hakkını hiç bir güç size vermez.” şeklinde tavır takınmıştır. Her iki tavır da bizce devrimci-sol –sosyalist diyenlerin kendi içlerinde yaşadıkları sorunları tartışma ve aşma görevinin önemini kavramayan bir tutuma işaret etmektedir. Egemen kültüre karşı mücadele salt egemenlerin kendi aralarındaki ilişkinin teşhiri, ya da ezilenlere dayatmalarının belirli yönlerine karşı duruş anlamına gelmez. Yeni bir toplum, yeni bir kültür, yeni insan ilişkileri özleminde olan bizler, egemen kültürün kendi içimizdeki yansımalarına karşı da mücadele etmek ve bunun için de ‘yeni nasıl olmalıdır ve oraya nasıl ulaşacağız’ tartışmalarını yürütmek, ortak tavırlar geliştirmek zorundayız. Bu anlamda bunları tartışmak lüks değildir. Hele hele “kişilerin özeli” hiç değildir! Kaldı ki, bu tartışmayı gündeme getiren biz değiliz. Barışarock festivalinde saatlerce süren protesto ve tartışmalar yaşandı. Ve bunun yankıları hala sürüyor. Bu anlamda da olay dergimiz üzerinden tavır takınmayı, okurlarımıza açıklama yapmayı gerektiren bir boyuttadır. Bu öncelikle de “kendi sorumluluğumuzun” ortaya konması açısından gereklidir.

 

Barışarock’taki olay tiyatrolara saldırı mıdır?

 

Barışarock festivalinde, bir grup feminist ve onları destekleyenler tarafından hakkında cinsel taciz suçlaması olan Mehmet Esatoğlu’nun alanı terketmesi yönünde baskılar ve protesto olayı yaşanmıştır. Tiyatro Simurg grubu ve başkaları Mehmet Esatoğlu’na sahip çıkmış, alanı terketmesi talebini reddetmiş ve bu protestoyu tiyatrolara yapılmış bir saldırı olarak değerlendirmiştir. Festival ertesinde kaleme alınan ve çok sayıda amatör tiyatro grubunun imzasını taşıyan “Tiyatrolardan Ortak Bildiri”de de olay “Tiyatrolara yapılan saldırı” ve hatta “gerici faşist saldırı”dan farkı olmayan bir saldırı olarak tanımlanmaktadır. Bu anlamda geçen sayımızda takındığımız tavır ve özeleştirinin ötesinde Barışarock festivalinde yaşanan protestonun tiyatrolara saldırı olarak değerlendirilip değerlendirilmeyeceğine de tavır takınmak zorunluluğumuz var. Bu konuda bizim özel bir sorumluluğumuz da sözkonusu çünkü, M. Esatoğlu dergimize yazan bir kişiydi ve Barışarock koordinasyonuyla tiyatrolar adına görüşmeleri sürdüren arkadaşlardan biri de yakın zamana kadar Güney Dergisi adına çalışma yürütmüş bir kişi.

Arkadaşın bu bağlamda takınmış olduğu tavırlardan kendimizi ayırıyor, bu tavırların GÜNEY’in genel tavrı ve yaklaşımıyla örtüşmediğini açıklama gereği duyuyoruz. (Bkz. Dipnot)

 

Barışarock’ta yaşananlar üzerine çeşitli değerlendirmeleri, olayın öncesindeki görüşmeleri de aktaran tarafların kaleminden okuduk, Festivalde olup bitenlerin bir bölümünü doğrudan yaşadık, bir bölümünü de tanık olan

 

arkadaşlarımızdan dinledik ve ayrıca kaydedilmiş bir videodan izledik. Bunlar temelinde bizim vardığımız sonuçlar

şunlardır:

 

Barışarock’taki protestonun “Tiyatrolara saldırı” olarak değerlendirilmesi olayın saptırılmasına, üstünün örtülmeye çalışılmasına hizmet etmektedir.

 

“Tiyatrolardan Ortak Bildiri”de aktarıldığı gibi, Barışarock festivalinin hemen öncesinde Tiyatro Simurg’ ve Tiyatrolar adına konuşan arkadaşla Koordinasyon komitesinin görevlileri arasında görüşmeler yapılmış ve bu görüşmelerde hakkında cinsel taciz suçlaması bulunan M. Esatoğlu’nun festival alanına gelmemesi talebi getirilmiştir. Bu talebe uyulmadığında, feminist çevrelerin alanda protesto gösterisi yapacaklarını, kendilerinin de bunu engellemeyecekleri açıkça ortaya konmuştur. Tiyatrolar adına görüşme yürüten arkadaşların tavırları en başından itibaren, getirilen talebi reddetmek ve diretmek olmuştur. Festivalin son günü, (Pazar) M. Esatoğlu’nun festival alanında olduğunu öğrenen feminist çevreler Tiyatro sahnesinin önünde protestolarını başlatmış, M. Esatoğlu’nun alanı terketmesini talep etmişlerdir. Protestocuların tavırları başından itibaren kararlı ve ölçülüdür: Onlar tiyatro gruplarıyla bir sorunlarının olmadığını, tek taleplerinin M. Esatoğlu’nun alanı terketmesi olduğunu, o alanı terkederse sorunun biteceğini defalarca açıklamışlardır. Koordinasyon görevlilerinin verdiği söze güvenerek, tiyatro gruplarının kendi aralarında yeni bir durum değerlendirmesi yapmaları için zaman tanımış ve yaklaşık yarım saat sonra tekrar geleceklerini o saate kadar ME.nin alanı terketmesi gerektiğini beklediklerini gayet net bir şekilde açıklamışlardır. Tiyatrocuların kendi aralarındaki görüşmede seçeneklerin ne olduğu esasen açıktır. Tiyatrolardan Ortak Bildiri’den aktaralım:

 

“Seçeneklerin şunlar olduğu ortaya çıktı:

  1. Mehmet Esatoğlu gidecek, protesto bitecek (...)

  2. Tiyatrocular protestocuları ve koordinasyonu protesto edip alanı terk edecek,

  3. Protestocular protestolarına devam ederken, tiyatrocular oyunlarını oynamaya çalışacak. (...) Mehmet Esatoğlu’da bu protestolardan sonra gitmeyecek.”

 

Tiyatro grupları maalesef, bu bağlamdaki en kötü şıkı seçip, (M. Esatoğlu’nun kendisinin ben gidebilirim demesine rağmen – bunu kendileri aktarıyorlar.) Esatoğlu’nu alanda tutma, onu koruma ve protestoya rağmen oyunlarını oynama yönünde karar almışlardır. Oyunlarını oynama yönünde karar alanlardan bazı grup ve kişiler, olayın iç yüzünü bilmiyor ve gerçekleşen protestoları “tiyatroya saldırı” olarak algılamış/algılıyor olabilirler. Ancak niyet ve neden ne olursa olsun bu grup ve kişilerinde pratik olarak tavırları “M. Esatoğlu’nu alanda tutmak isteyen” grup ve kişilerin tavırları ile aynı sonucu doğurmuştur. Dolayısıyla bu olayın yatışmasına değil, daha da tırmanmasına yolaçmış, feminist kadın grubu ve onu destekleyenler protestolarını yükseltirken, karşılarında tiyatrocuları bulmuşlardır.

 

Şimdi bu olayı kalkıp tiyatrolara karşı saldırı olarak nitelemek olayın saptırılmasından başka bir şey değildir.

 

Bütün bu süreç sadece ve sadece bir şeyi göstermektedir. O da, bütün bu olaylar çerçevesinde kadınların ciddiye alınmaması durumunun egemen olduğudur. Ne festival öncesinde tiyatro gruplarının kendi aralarında görüşüp ona göre tavır almaları talebi ciddiye alınmıştır. (Zaman darlığı, görüşülemeyeceği vb. ileri sürülerek iş yokuşa sürülmüştür!) Ne de festivalde ‘M. Esatoğlu’nun alanı terkemesi’ yönündeki talepleri. Dolayısıyla olayın büyümesine yolaçan şey, Tiyatrocuların koordinasyon komitesinin de uyarılarını dikkate almayan diretmeci tavırları olmuştur. Tiyatrocular bu şekilde tavır koydukları ölçüde protestoların da hedefi olmuşlardır.

 

Olayın büyüyüp, protestoya dönüşmesinin sorumlusu kadınların açıklamalarını ciddiye almayanlardır!

 

Konuya ilişkin yazıları okuyup değerlendirdiğimizde tespit ediyoruz ki, M. Esatoğlu’nun birlikte tiyatro çalıştığı kadınlara tacizde bulunduğu açıklamalarının yapıldığı ilk andan itibaren kadınların açıklamaları ciddiye alınmamıştır. Ve tam da bu ciddiye alınmama durumu birikerek bugüne gelmiş ve kadınları tepkiye ve protestoya yöneltmiştir. Bazı açıklamalarda “kan davası yürütülüyor” gibi yakıştırmalar yeralmaktadır. Hayır, bizce sözkonusu olan kan davası yürütülmesi değil, bir ilkenin kabul ettirilmesi için mücadeledir. Verilen mücadelenin özü ‘Bizi ciddiye alın! Kadınların açıklamalarını ciddiye alın!’ mücadelesidir. Ve bu mücadele içerikte ve biçimde haklıdır!

 

Ciddiye almamak çok boyutludur. Olayın çok eski bir şey olduğu ve “temcit pilavı” gibi ikide bir öne sürüldüğü iddiaları kadar, M. Esatoğlu açıklamasını yapmış, özür dilemiş... gerekçeleri de bu kategoride ele alınmak zorundadır.

 

Yapılan açıklamalar, Barışarock’ta gündeme gelen protestonun salt eski olayların, 2000 yılındaki olayların “temcit pilavı” gibi ısıtılıp yeniden gündeme gelmesi olmadığını gösteriyor. M.E. hakkında 2006’da yeni suçlamaların ileri sürülmesi de sözkonusu. (Bkz. Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu (BGST) imzalı yazı ve “Tiyatro eğitiminde cinsel taciz üzerine bir görüşme”, Esra Aşan)

 

Ve yazılı belgeler temelinde bizim vardığımız sonuç, M. Esatoğlu’nun başından itibaren takındığı tavrın “temiz” olmadığıdır! Ne yazık ki, onu savunan, koruyan tiyatro grubu elemanları da bu tavra ortak olmuştur. Gerçi ortada bir ‘yanlış anlaşıldıysam özür dilerim” gibi bir tavır da vardır. Fakat komplo suçlaması, devrimci değerlere saldırıldığı gibi diğer tavırlarla birleşince, bu “özür”ün kabul görmemesi bizce anlaşılır olmaktadır. M. Esatoğlu’nun konuyla ilgili açıklamalarını da okuduk ve bütün parçalar birleştiği zaman, ortaya çıkan tablo şudur: Mehmet Esatoğlu başından itibaren suçlamaları reddetmiş ve bunun ötesinde karşı saldırıya geçmiştir. Onun bütün savunusu kendisine karşı bir komplonun olduğu vb. üzerine kuruludur. Ve tartışmayı başka bir alana, “devrimci değerlere”, “sanatsal değerlere” saldırının sözkonusu olduğuna çekmeye çalışmıştır. İşin ilginç tarafı, M.E.’nin açıklamalarında bir komplo kurbanı olduğu savunusu aynen kalırken, komplonun arka planının ne olduğu konusunda farklı yerlerde farklı şeyler söylemiş olmasıdır. 8 Eylül tarihli söyleşide komplo girişiminin arka planını Clinton’un Sivil Toplum Örgütlerini sistem içine çekme çabasıyla açıklamaktadır. Tiyatrolardan Ortak Bildiride aktarılan tepkisinde ise komplonun arka planı F-tipi tecrite karşı mücadelenin engellenmesiyle açıklanıyor. Aktaralım:

 

“Mehmet Esatoğlu’na durumun aktarılması üzerine kendisi, Biz ne zaman “F-Tipi tecrite karşı”, “12 Eylül cuntacılarının yargılanması”, “Barışarock” gibi öne çıkan organizasyonlarda yer alsak bu sorun 8 yıldır hep karşımıza çıkarılıyor” diyerek, suçlamanın doğru olmadığını, başka belli bir amaç taşıdığı kaygısının olduğunu (...) belirtmiştir.” (Tiyatrolardan Ortak Bildiri)

 

Biz bu tür “komplo” iddialarını taciz açıklamalarında bulunan kadınların inanırlığını zedeleme çabaları olarak değerlendiriyoruz.

 

Yukarda açıkladığımız gibi, olay salt 2000 yılındaki tartışmalarla sınırlı kalmamış, şimdi yeni bir taciz iddiası gündeme gelmiştir. Buna göre, 2005 yılında tiyatro dersi alırken M.E. tarafından taciz edildiğini açıklayan genç bir kadın (17 yaşında), Barışarock festivalinde M.E. ile karşılaşmış ve feminist hareket içinde yeralan annesine haber vermiştir. Kızından M.E.nin alanda olduğunu öğrenen anne, harekete geçmiş ve protesto eylemini tetikleyen de bu olmuştur. İlgili genç kadının taciz olayıyla ilgili açıklaması 15 Eylül 2007’ye aittir. Orda şöyle söylenmektedir:

 

“2005 yılının son aylarıydı, Mehmet Esatoğlu Toplumsal Araştırmalar Vakfı’nda (TAV) çocuklara tiyatro-drama eğitimi veriyordu. Ben de o sene tiyatrocu olmaya, konservatuar sınavlarına girmeye karar verdim. (...) Bize Mehmet Esatoğlu’nun çalıştırdığı bazı öğrencilerin Müjdat Gezen’in sınavlarını burslu olarak kazandığı söylenince, onunla görüşmeye karar verdik. Annemle beraber konuştuk. Adam o konuşmada bizi ikna etti. Bir sürü şey anlattı, Küba’dan bahsetti, annemin komünist damarı kabardı. İşte bu şekilde TAV’da, kendisinden tiyatro dersi almaya başladım. Sonrasında da taciz geldi zaten. Ve bitti.”

 

İlgili söyleşide, genç kadın yaşadıklarını ayrıntılı biçimde açıklamaktadır. Bunları burda aktarmıyoruz. Ancak, salt genç kadınla yapılmış ve Eylül 2007 tarihli bu söyleşinin varlığı bile, Tiyatrolardan Ortak Bildiride takınılan tavrın elle tutulur yanının olmadığını göstermektedir.

 

Tiyatrolardan Ortak Bildiride takınılan tavır şu iddialar üzerinde yükselmektedir:

 

  • “Mehmet Esatoğlu ve Tiyatro Simurg’un karşısına temcit pilavı gibi çıkarılan “taciz” iddiası... İlk kez 2000 Ekimi’nde dile getirilip o dönemde kimi tiyatrolarca da değerlendirilen olayın üzerinden 8 yıl geçmiştir.”

  • “Ortada 2000 yılındaki somut “olay” tartışması dışında doğrudan mağdur ya da mağdurların bir açıklaması yoktur.” !!!!

  • “İddia edilen tacizin, nasıl, nerede, ne zaman vb. yapıldığı gayet meçhuldür.”

 

Bu kadar iddialı çıkışlar yaparken, biraz dikkatli olunmakta fayda vardır. Zamanında taciz suçlamalarıyla ortaya çıkan kadınlar ve destekçileri bu konuda bir panel dahi yapmışlardır. “Boğaziçin Üniversitesi Demir Demirgil Tiyatro Salonu/03 Aralık 2000’de “Sanatta Cinsel Taciz” konulu bir panel yapılmıştır, bunun yazılı belgesi vardır. Yeni taciz suçlamalarıyla ilgili olarak da, Eylül 2007 tarihli söyleşide genç kadın arkadaşın yapmış olduğu açıklama ortadadır. Bu açıklamada “iddia edilen tacizin, nasıl nerede, ne zaman vb. yapıldığı” gayet somut olarak ortaya konmaktadır. Bunların yok sayılması, araştırma yapmadan kuru-sıkı atılması, bir kez daha gelen taciz suçlamalarının ciddiye alınmadığının göstergesidir.

 

Sonuç: BarışaRock’ta yaşanan protesto, tacize uğradıklarını, tacize tanık olduklarını açıklayan kadınların başından itibaren ciddiye alınmamalarına karşı geliştirdikleri tepkidir. Bu tepki içerikte ve biçimde haklı bir tepkidir. Olayın tırmandırılıp, BarışaRock’ta tiyatro sahnesinin devredışı kalmasının sorumlusu, “kadınların beyanı esastır” ilkesini, buna uygun davranılması talebini getiren feminist kadınları ve destekçilerini ve BarışaRock Alan Görevlilerini ciddiye almayanlar olmuştur.

 

Güney dergisi olarak sayı 42’de yapmış olduğumuz açıklama gerekli ve yerinde bir açıklamadır. Fakat bu konuda geç kalmış olduğumuzu, geçmişte ihmalkârlık yapmış olduğumuzu da özeleştirel olarak tespit ediyoruz. “Kadınların açıklaması esastır” bizim ilkemizdir. Bu ilkenin kendi aramızda ve çevremizde pratik bulması için çalışacağımızı bir kez daha açıklamayı görev biliyoruz.

 

Dipnot: Güney sayı 38’den sayı 41’e kadar dergide birinci dereceden sorumlu olarak çalışan Mehmet Bakır arkadaşın, “Tiyatro Gruplarına, ilgili arkadaşlara... Güney Kültür-Sanat-Edebiyat Dergisi sayı 42’de Mehmet Esatoğlu hakkında yapılan açıklamaya ilişkin zorunlu açıklamamdır.” başlıklı bir yazısı vardır. Bu yazıda arkadaş, Güney Dergisinin açıklamasıyla hemfikir olmadığı noktaları ortaya koymaktadır. Biz de maalesef bu somut durumda, arkadaşla aramızda anlayış farklılığının olduğunu görmüş bulunuyoruz. “Kadınların açıklaması temel alınmak zorundadır” bizim ilkemiz ve pusulamızdır. Ve bu geçmişten bu yana böyledir. Biz de üzgünüz ve arkadaşın tavırlarının bizi bağlamadığını, onun bu bağlamdaki yaklaşımı ve geliştirdiği tavırların bizim yaklaşım ve tavırlarımız olmadığını açıklama gereği duyuyoruz.

 

Güney Kültür Sanat Edebiyat Dergisi Ocak/2008

 

Yukarıdaki değerlendirmemiz şu yazılı belgelere dayanmaktadır:

 

  • Panel “Sanatta Cinsel Taciz”, 3 Aralık 2000, Boğaziçi Üniversitesi Demir Demirgil Tiyatro Salonu

  • “Alternatif kültür mü, yozlaşma kültürü mü?” (2000 yılında yazılmış, İATP-G’nin önsözüyle) Özgür Sahne Oyuncuları

  • Barışarock alan koordinasyonun açıklaması

  • Barışarock’ta neler oldu? Bir tanıklık ve bir yorum

  • Tacizi Tiyatro Adına Korumak ya da BarışaRock neye karşı? (Mehmet Tarhan, Lambdaistanbul LGBTT Dayanışma Derneği gönüllüsü, Vicdani Redci) 30 Ağustos 2007

  • BarışaRock protestolarının hatırlattıkları

  • Tiyatroda cinsel taciz, Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu (BGST)

  • Tiyatrolardan Ortak Bildiri

  • BarışaRock’ta taciz gündemi, Mine Koçak, 3 Eylül 2007

  • Mehmet Esatoğlu ile söyleşi, Gölge Tiyatro, 8 Eylül 2007

  • “Tacizlerin Tanığıyım”, Fadime Yılmaz, Zeytinburnu Halk Sahnesi, 13.9.07

  • Esatoğlu vakası ve cinsel taciz üzerine, Esra Aşan, 13 Eylül 2007

  • Tiyatro eğitiminde cinsel taciz üzerine bir görüşme, Düzenleyen: Esra Aşan, 17 Eylül 2007

  • “Tiyatro gruplarına, ilgili arkadaşlara... Güney Kültür-Sanat-Edebiyat Dergisi sayı 42’de Mehmet Esatoğlu hakkında yapılan açıklamaya ilişkin zorunlu açıklamamdır.” Mehmet Bakır

  • Gölge interaktif tiyatro dergisi, www.tiyatroevi.com da yeralan BarışaRock festivali ile ilgili diğer yazılar.

Geçmiş Şenlik Afişleri