Panel: “Sanatta Cinsel Taciz”

vector-calendar-icon.jpg

03.12.2000

“Sanatta Cinsel Taciz” Paneli, tiyatro çalışmalarını Özgür Sahne’de sürdüren bir grup kadın tiyatrocunun, eğitmenleri Mehmet Esatoğlu tarafından cinsel tacize maruz kalmaları ve bu olayı Amatör Tiyatrolar Çevresi’nin (ATÇ) gündemine taşımaları sonucunda ATÇ’li kadınların oluşturduğu bir inisiyatif tarafından örgütlenmiştir.

ATÇ’li kadınlar cinsel taciz olayını İstanbul’daki tiyatroculara ve kadınlara kişisel ve kurumsal düzeyde deşifre etmiş ve herkesi bir eğitimcinin mesleki kimliğini suistimalinin şiddetli bir sonucu olan bu cinsel taciz vakasını tartışmaya ve olaya müdahil olmaya davet etmiştir.

 

Katılımcılar: Derya Uzunkale (Mimar Sinan Üniversitesi Oyuncuları), Melek Özman (İstanbul Feminist İnisiyatifi), Gülçin İsbert (İstanbul Eğitim-Sen), Bilge Seçkin (Pazartesi Dergisi), Mine Koçak (Feminist Kadın Çevresi)

 

Derya Uzunkale: Öncelikle hepiniz hoş geldiniz. Sizlerin de bildiği gibi burada bir araya geliş sebebimiz maalesef ki teatral alanda oluşan bir cinsel taciz vakası. Yaşadığımız toplumda şiddete fazlasıyla maruz kalan biz kadınlar için taciz ve tecavüz gün geçtikçe yaşamımızın olağan bir parçası haline getirilmeye çalışılıyor. Kadınların bu mağduriyetlerine içinde bulunduğumuz savaş, yoksulluk, göç ve şiddet yanlısı kültür eklenince ortaya kadınlar açısından kabul edilmesi çok zor bir tablo çıkıyor. Tabii ki erkeklere kıyasla aldıkları düşük ücretleri ve evdeki sorunları da unutmamak lazım. Biz alternatif muhalif çevrelerde sanatla uğraşan insanlar olarak bu ve benzeri birçok duruma karşı mücadele edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Sanat ile yeryüzündeki kötülüklerin teşhir edilmesi, eleştirel bakış açısının yaygınlaşması gerektiğine inanıyoruz. Yaşamımızın her geçen gün daha da vahşileştirilmesine seyirci kalmamalıyız. Alternatif yaşamın, “hayır başka türlü bir yaşam var” diyebilmenin onuruyla sanatsal alanda mücadele edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bizler Amatör Tiyatrolar Çevresi’nde (ATÇ) sanatla hem gündelik ilişkilerimizle hem de sahneye yönelik geliştirmeye çalıştığımız estetikle bir karşı duruşu örgütlemeye çalışıyoruz. Ancak yaşadığımız bazı olaylar kendisini muhalif olarak adlandıran bazı grup ve kişilerin, muhalif söylemi kendilerine yol edinmelerine rağmen aslında sahiplenmediklerini gösterdi. Bu grup ve kişiler bir yandan muhalif söylemi ağızlarına sakız ederken, diğer yandan da ATÇ’de sistem içi ilişkileri örgütlemeye çalışmışlardır.

 

Bunun somut bir örneği ATÇ’den Mehmet Esatoğlu’nun Özgür Sahneli kadın arkadaşlarımıza uyguladığı cinsel tacizdir. Özgür Sahneli kadın arkadaşlarımız söz konusu taciz olayını değerlendirdikleri “Alternatif Kültür Mü Yozlaşma Kültürü Mü?” başlıklı yazılarını ATÇ’ye getirip bir gündem oluşturmaya çalışmışlardır. Ancak tahmin edilebileceği gibi, bu iddialar hem ATÇ’de ve hem de sanatsal alanda büyük tartışmalara sebebiyet vermiştir. Ne yazık ki, kimi grup ve kişiler tacize uğrayanların destekçisi olmamış, aksine onların karşısında yer almıştır. Az önce, arkadaşlarımızın hazırladığı doğaçlamada da izledik. Bu soruna da dikkat çekiliyordu. Mehmet Esatoğlu’nun otuz yıllık muhalif, devrimci kimliğine leke sürmeye çalışmakla, ona komplo kurmakla ve bölücülükle suçlandık. Cinsel tacize uğradıklarını iddia eden arkadaşlarımızın Mehmet Esatoğlu’ndan biran önce özür dilemeleri gerektiğini düşünüyorlardı. Bizlere göre olayı böylelikle örtbas edeceklerdi. Açıkçası bizlerin pek sıklıkla yaşadığı bir durum ile karşı karşıya kaldık: Yalnızlaştırma politikası. Esasında, durdukları nokta itibariyle şöyle bir haklılıkları da vardı.

ATÇ biliyoruz ki yıllardır “sistem karşıtı” teatral mücadele veren bir alandı. Eğer kadınlar çıkıp Mehmet Esatoğlu’ndan özür dileselerdi böylelikle ATÇ kendi muhalif kimliğini devam ettirebilecekti ve “sağlıklı” yapısıyla, güllük gülistanlık, sözde muhalif olarak çalışmalarını sürdürecekti. Bizlere göre böylesi bir önerinin kabul edilebilirliği yoktu. ATÇ yıllardır ticari tiyatronun karşısında durmuş, muhalif grupların oluşturduğu esnek ancak ilkeli bir yapıdır. Tartışma kültürüne açıktır hatta bu kültürü yaymak ve geliştirmek için çalışır, mücadele eder.

Mehmet Esatoğlu ise ATÇ’nin kurulmasında öncülük eden, birçok lisede ve muhalif olduğunu iddia eden birçok toplulukta çalıştırıcılık yapan birisidir. Üstlendiği bütün görevlerine ve inandığını ifade ettiği bütün değerlere bizlere göre ihanet etmiştir. Eğitimci misyonunun arkasına sığınarak birlikte çalışma yaptığı kadınlara tacizde bulunan Mehmet Esatoğlu’nun çalıştırıcılık yaptığı çeşitli liselerde de öğrencilerine cinsel tacizde bulunduğuna dair çeşitli duyumlarımız var. Bu ve benzeri konular bir süre önce Özgür Sahne’de tartışma konusu olsa da Mehmet Esatoğlu “bu benim özel yaşamım” şeklinde bir savunma yapmayı tercih etmiştir. Bizler Amatör Tiyatrolar Çevresi’nde muhalif, avangart olmanın gereğine inanmış ve bu şekilde yaşamaya çalışan gruplar olarak Mehmet Esatoğlu’nun bu tavrının tartışılması gerektiğini söylemiş olsak da, aldığımız yanıt çoğu zaman aynıydı: Biz bu konuyu tartışmayız, tartıştırtmayız! Mehmet Esatoğlu ve onu destekleyen İnsancıl Dergisi yazarlarından Cengiz Gündoğdu’nun ve bir kadın olarak tacizciyi destekleyen İstanbul Sahnesi oyuncularından Lale Ulutepe’nin solculuğuna, devrimciliğine sormak gerekiyor: Sizin solculuğunuz, sizin devrimciliğiniz “biz bu olayı tartışmayız, tartıştırtmayız” derecesinde demokratik mi? Sizin demokrasiniz bu mu?! Taciz sorununu tartıştığımız dönem içerisinde, Mehmet Esatoğlu’nun “bu benim çalışma yöntemim, istediğim gibi yaparım, oyuncuyu öpüyorum, motive ediyorum” ifadesine İstanbul Sahnesi üyesi ve avukat Enver Akan’ın “o uçan kuşu bile sever, böyle bir şey hayatta yapmaz” sözleri, İstanbul

 

Sahnesi’nin “bırakın şu masum kız ayaklarını” ifadeleri eklendi. Tahmin edebileceğiniz gibi Özgür Sahneli kadın arkadaşlarımız söylem düzeyinde bir dolu şiddete, psikolojik baskıya ve manipülasyonlara maruz kalmışlardır.

Cinsel tacizin hiçbir şeklinin kabul edilemeyeceğine inanan topluluklar olarak “Tiyatroda Cinsel Tacize Karşı Kadın İnisiyatifi” adlı bir platformda bir araya geldik. Öncelikle “cinsel taciz nedir?” bunu tartıştık. Bunu aktarmak istiyorum size. Cinsel taciz, kişinin onuruna dokunan, fiziksel, sözsel, psikolojik baskı içeren veya görselliğe dayalı davranışlardan oluşur. Uluslararası hukukta, örneğin bir kişiye giyimi, tipi vb. ile ilgili horlayıcı tutumlar, tenkit içersin veya içermesin, açık veya üstü kapalı davetler veya talepler, şehvetli bakışlar veya cinsel nitelikte hareketler, dokunma, okşama, çimdikleme ve sarkıntılık tarzındaki yersiz fiziksel temaslar ve benzeri fiziksel davranışlar cinsel tacizi oluşturur. Bir davranışın cinsel taciz olup olmadığına karar vermede önemli olan unsur, davranışta bulunan kişinin ne düşündüğü değil, davranışa maruz kalan kişinin rızasının bulunup bulunmadığıdır. Mehmet Esatoğlu’nun kadınlara yönelik tacizlerinin sürekli olarak devam ettiğini gösteren veriler çoktur. Eğitimci misyonunun ona sağladığı iktidarı kullanarak teatral alanda yoz ilişkiler örgütlemiş ve suçlamaların karşısına “özel hayatım” savunmasıyla çıkmıştır. Tiyatroyu cinsel hazlarının geliştirileceği bir alan olarak gören bu zihniyet; tiyatroya yeni başlayan kadınları “tavlamaya” yönelik çalışması, başrolleri birliktelik vaatleri üzerinden bağlaması, muhalif alan içerisindeki fecaati gözler önüne seriyor. Mehmet Esatoğlu tiyatroyu cinsel sömürü alanı haline getirmiş, sanatsal birlikteliklere zarar vermiştir. Bizlerin ayrıca eleştirdiğimiz farklı bir nokta ise çok sayıda insan tarafından bilinmesine rağmen insanların bu olaya suskun kalması, üstü örtülü onaylaması ve böylelikle tacizin, yoz ilişkilerin bu şekilde yaygınlaştırılmasına göz yumulmasıdır. Kendisini muhalif olarak ifade eden oluşumlar bu olay karşısında tavır almalı, suskun kalmamalıdır. Bizlere göre bu konuya dair başlatılacak bir tartışma kadın ve erkeklerin sistemin dayattığı ilişki biçimlerini yeniden sorgulaması için bir zemin oluşturacaktır. Meselenin üstünü örtmek bir çözüm oluşturmayacak aksine muhalif çevreler açısından bir utancın, kendi problemini çözemeyecek kadar aciz kalındığının simgesi olacaktır. Bizler Tiyatroda Cinsel Tacize Karşı Kadın İnisiyatifi olarak bu tartışmanın muhalif olma iddiası taşıyan kültür sanat oluşumlarından örgütlenen kadın-erkek, eğitimci-eğitilen ilişkilerinde sistemin dayattığı kimliklerin nereye kadar reddedildiği konusuna açıklık getireceğini, bu sebeple dikkate alınması gerektiğini düşünüyoruz. Alternatif kimlikler ve ilişki biçimleri örgütlemekte aciz kalan oluşumların muhaliflik iddiasını gerçekçi bulmuyoruz. Meselenin sanatsal etik çerçevesinde ele alınması gerektiğini ve bir tartışma platformunun oluşturulması gerektiğine inanıyoruz, teşekkür ederiz.

 

Şimdi sözü Pazartesi dergisinden Bilge Seçkin arkadaşımıza bırakmak istiyorum.

 

Bilge Seçkin: Ben burada sergilenen skeci seyredince şunu düşündüm: Yaşanan olaya verilecek en güzel yanıt sahne üzerinde verilebilirdi ve arkadaşlar bunu verdiler. Öncelikle emeği geçen tüm arkadaşlara teşekkür ediyorum. Ben de epey zamandır tiyatro yapıyorum ve tiyatroda özellikle kadınların çok fazla yer aldığını gözlemledim. Ve neden kadınlar, niye bizler tiyatroya bu kadar çok ilgi gösteriyoruz, niye erkeklerden ziyade kadınlar yer alıyor, diye düşünmeye başladım. Tiyatroda şöyle bir olay var, sahneye çıkıyorsunuz, çalışmaya başlıyorsunuz ve kimliğinize, kişiliğinize üçüncü bir göz, kendinizin dışında bir göz olarak bakıyor ve yıkıyor, sonra tekrar kurgulamaya başlıyorsunuz. Bu açıdan insanların muhalifleşmesi için çok önemli bir mevzi. Bir de sanırım biz kadınlar bedensel olarak erkeklerden çok daha fazla kısıtlanıyoruz ve sahne bunun aşılmasında çok önemli. Bunu kadınlar olarak sahnenin dışında bir yerde yapmaya kalktığımız zaman aldığımız riskler çok daha fazla oluyor. Rahat bir kadın olmaya başladığınız andan itibaren bize sanki tacize çok açık, tecavüzü hak etmiş bir kadın gibi davranılıyor.

Hâlbuki sahne sanki bundan biraz daha azad olmuş bir yer, bundan biraz daha farklı bir yer. Ve çalışmalara geçildiğinde burada önemli bir nokta, bedensel açıklık ve psikolojik ve bedensel zaaflarımızı en aza indirmek. Ama bunlar pat diye olacak, çok kolay bir şey değil. Karşılıklı olarak bir grup dinamiğinin oluşmasını beklemek gerek. Erkeklerin de yer aldığı gruplarda, erkeklerle ilk defa o erkek görüntüleri dışında başka bir şekilde ilişki kuruluyor. Çünkü erkekler de sahneye çıkmaya başladıkları andan itibaren erkekliklerinden arınmak durumundalar, yani karşısındaki anlamak, duygusal tarafını ortaya çıkarmak, hissetmeye çalışmak gibi bir şeyler keşfediyorlar ve sanki kadınlara biraz daha yaklaşıyorlar. Ancak burası aynı anda kadınların incitilmesine çok açık bir alan haline geliyor. Dışarıda yaşadığınız diğer bütün şeyleri, çekincelerinizi ortadan kaldırıyorsunuz ama belirli bir toplum yapısı var. Oraya gelen her insan bütünüyle böyle düşünemiyor. Bütün bu süreci tamamlayan herkes burada önemli belki ama en önemli şey çalıştırıcıya düşüyor. Çalıştırıcının çalışmanın içinde aktif olarak yer alması çok ciddi bir problem bir kere. Çalıştırıcı başka bir yerden geliyor, başka deneyimlere sahip. Gruptaki insanlar arasında oluşan bir dinamik var ve bu dinamiğin üstünde bir yerlere soyunuyor. Ayrıca, tiyatroda çalışmaya başlayan insanlar açısından, özellikle erkek çalıştırıcılarla ilgili şöyle bir şey var: Adam sahnenin üstünde ve siz ister istemez o adamı sahnenin dışındaki adamlardan farklı görüyorsunuz. Bunun mutlaka otuz yılını tiyatroya vermiş bir adam olması gerekmiyor, “devrimci” falan da olması gerekmiyor. Bir tiyatrocunun sahnenin şu tarafında değil de bu tarafında olması, on beş yirmi santimlik bir yükseltinin üzerinde olması, bu adamı sizin kafanızda otomatikman başka bir yere oturtuyor ve eğer ki bir sürü şeyi az buçuk sorgulamaya başlamamışsanız, ister istemez çekici bir adam diye düşünüyorsunuz. O sahnenin verdiği bir büyü var ve bunu çok ciddi kullanıldığını düşünüyorum. Ve birde kavramlar karşımıza çıkmaya

 

başlıyor; tabuların yıkılması, motivasyon, önyargıları aşmak gibi. Bunlar biraz daha karşılıklı süreçler yani karşılıklı olarak çalıştırıcının ve oyuncunun aşacağı değil, karşılıklı iki oyuncunun aşacağı süreçler gibi geliyor bana. Kadın bir oyuncunun erkek bir çalıştırıcı tarafından “açılması” oldukça ilginç bir yöntem. Arkadaşlar burada skeci oynarken epey sorguladım nasıl böyle bir yöntem olabilir diye. Üstüne üstük bir de bu işin içinde tecrübe, yaşanmışlıklar, devrimcilik gibi şeyler değil de, daha özel şeyler giriyor. Arkadaşların yerinde olsaydım ben de aynı düşünürdüm, “acaba ben hakikaten çok muhafazakar bir insan mıyım, bütün bunları aşmaktan çok mu uzağım” diye düşünürdüm. Şimdilik bu kadar...

 

Derya Uzunkale: Şimdi Kamu Emekçileri Sendikası’ndan Gülçin İsbert’e söz veriyoruz.

 

Gülçin İsbert: Ben bu konuya eğitimci gözüyle bakmak istiyorum. Çünkü bir öğretmenin eğitim sisteminde ne kadar etkin olduğunu görmek gerçekten önemli. Bir de konu taciz, şiddet ve tecavüz ise bunun çok daha önemli olduğunu düşünüyorum. Tabii öğretmenlerden önce annelerin çok çok önemli bir rolü var hayatımızda. 0 yaşından 6 yaşa kadar çocuklar anadiliyle eğitilir. 6 yaşından 13 yaşına kadar eğitimin büyük bir bölümünü tamamlar çocuklar. Biz öğrenimimizin yüzde seksenini 13 yaşına kadar tamamlıyoruz ve bundan sonraki süreci değişime doğru götürmeye çalışıyoruz. Böyle bir süreç içerisinde eğitim sisteminde bize neler öğretiliyor ve sistemimizde neler var? Özellikle erkeklere neler öğretiliyor, erkek egemen bir toplumda öğretmen neler öğretiyor onu ben açmaya çalışacağım.

Kitaplarımızda, gerçi çok çarpıcı değildir ama çocuklara okuma yazmayı öğretirken hemen bütün fişlerde vardır, cinsiyetçi bir rol verilir çocuklara, süpürge Ayşe’nin eline verilir, silah Mehmet’in eline verilir, çocuklar bu şekilde alıp büyütülerek götürülür bir yerlere. Sonuçta burada bireylere verdiğimiz şu: Erkekler şiddete doğru yönlendirilir, kadınlar işin nesnesi durumuna konur; kararların, yetkilerin ya da unutturulacak her şeyin. Şöyle bir baktığımızda toplumumuzda “erkek”, yapılan üretilen her şeyin öznesidir, “kadın” ise erkeğin nesnesi durumuna getirilir. İşte sistem bu şekilde kadını nesne durumuna koymuştur. Peki, erkek egemen toplumunda kadınlar böyle bir noktada iken, kadının yapacağı şeyler yok mu? Elbette vardır. Kadın kendi problemlerinin öznesi olmadığı sürece, çözümde problemin öznesi olmadığı sürece, yasalarımızda, gördüğümüz yönetim şekillerinde her kademede bu şekildeki davranışlarla karşı karşıya getirilecek. Arkadaşlarımız tabii ki şu an sanatsal anlamda çok şey yaşamışlar ve çok da güzel bir şekilde alternatif bir kuruluş oluşturmuşlar. Ben saygıyla karşılıyorum ve KESK içerisinde diyoruz ki söz, yetki, karar gerçekten kadınlarda olmadığı sürece problemler de çözülmez. Şöyle bir örnek vereceğim, sanırım Bernard Show şöyle diyor: “Christof Colomb olmasaydı Amerika keşfedilebilirdi, ama Shakespeare olmasaydı Hamlet yazılamazdı.” Hayatımızda sanatın ne kadar önemli bir yer aldığını herhalde bu sözden anlayacağız. Çünkü sanat başlı başına bir şey yaratır. Hele bu bir de tiyatro ise. Bireyler tiyatroda hem konuyla bütünleşir hem sanatçıyla bütünleşir. Yani sadece seyretmez, içinde kendisini görür. Böyle bir noktada kadının sanatta da geri plana atılması bilinçli bir olaydır, bilerek yapılan bir şeydir diye düşünüyorum. En acısı da, kadınlar için değil bence erkekler için en acısı bunun devrimci adı altında bir kişi tarafından yapılıyor olması, onun yanında da birilerinin yer alması ve o kişiyi savunması. Gerçekten çok üzücü bir şey. Elbette sanat yücelecektir ve kadınların, bu denli bilinçli bir şekilde ATÇ’de alternatif bir tiyatro oluşturması olayı bir noktaya götürecektir ancak şunların da olması gerekir: Hayatın her alanında, her noktasında kadın arkadaşlarımızın kendilerini var etmesi gerekiyor. Biz mesela öğretmenler olarak o kadar çok zorlukla karşılaşıyoruz ki biraz önce kadın arkadaşlarımızın burada yapmış olduğu doğaçlamayı her gün sınıfımızda yapmak isteriz. Her gün bir şeyleri ifade etmek isteriz. Bizim şartlarımız o kadar olanaksız ki çocuklarımızı, öğrencilerimizi sistemin içinden arındıracak bir noktaya doğruda götüremiyoruz. Bu anlamda bütün kadın arkadaşların ve özellikle annelerin sanata sahip çıkmaları, sahip olmaları gerekir ve bu anlamda tiyatrocu arkadaşlarımızın hep çalışmaları başında olmaları gerekiyor. Hele bugün böyle bir paneli organize etmiş olmaları güzel bir şey diye düşünüyorum, şimdilik bu kadar diyorum ve teşekkür ediyorum.

 

Derya Uzunkale: Teşekkür ederiz. Şimdi İstanbul Feminist İnisiyatifi’nden Melek Özman’a söz veriyorum.

 

Melek Özman: Merhaba. Bir anekdot anlatmak istiyorum öncelikle, felsefenin başlangıcından. Thales bir gün yolda yürüyor. Buluşlarına dalmış durumdayken aklına bir şey geliyor ve çılgınca koşuyor. Oradan geçen bir hizmetçi kız ise onun bu haline çok gülüyor. Bu böyle Platoncu yazınlarda çok karşımıza çıkar ve hep örnek olarak verilir. İşte çatlak profesör buradan çıkıyor. Thales çatlaktır o gün bir buluş yapmıştır ve heyecanla koşmaktadır. Anekdottaki kadın bir hizmetçidir, Atina’lı olmayandır, her şeyiyle ötekidir. Üst sınıftan değildir ve kadındır. Bütün bir felsefe bundan başka bir şey olmadı. Mesela başka bir anekdot daha anlatmak istiyorum. Freud uygarlığın başlangıcını üç unsura bağlar: Görünmeyen bir Tanrı imgesinin yaratılması, alternatifliğe geçiş ve bilimin ortaya çıkması. Zaman içinde tabii bundan sonra, işte sanayi toplumuna geçiş var, belli karşıtlar üzerine kurulan kocaman modernist bir proje var, belki uzun zaman uygarlığın bizzat kendisi diyebileceğimiz. Nasıl kuruldu bu proje? Bence bu alternatifliğe geçişle birlikte görünmeyen bir Tanrı imgesi o kadar iç içe geçti ki bu ataerkil olanlar aynı zamanda o görünmeyen Tanrı imgesinin de öznesinde kendileri oldular. Neye karşı durdu erkek özne? Hakikaten kadına karşı durdu, bir şeyle karşı durabildi. İşte o neydi? O akıldı, hatta bazen Tanrı olacak kadar yükselirdi, öyle bir özneydi.

 

Akıldı, bilgiydi, bunun tartışma alanı açık. Doğaydı, kültürdü, gövdeydi, en önemli olan gövde-akıl karşıtlığıydı. Bütün bu karşıtların ve bütün bu taciz sürecinin sanatın içinde olmaması kaçınılmaz gibi geliyor bana. Hiçbir zaman, bu sanatta nasıl olur demedik, demiyoruz. Sanatta cinsel taciz ne zaman başladı? O kadar öncesinden başladı ki… Sahnede ilk kadının gövde olarak görülmesi ile başladı. Hepimiz bedenimizle ilgili bir imgede ki bu bazen taciz bile olmayabilir, birinin yoldan geçerken “merhaba fıstık” demesi de olabilir, başka bir sürü şey demesiyle de olabilir.

Gövde olmaktan o kadar kurtulmak istiyoruz ki; erkek tarafından kurgulanan ve gövdeye indirgenen “O” olmamak o kadar istiyoruz ki… Gövde olmaktan kurtulmak istediğimiz, politikada, sanatta, başka hiçbir yerde var olduğumuzda, bir gövdeden ibaret olduğumuzu, bir gövdeye hapsolmuş olduğumuzu hatırlatan her şey bize tacizdir diye düşünüyorum. Bizi ellemeleri, laf atmaları bile gerekmiyor. Virginia Woolf şöyle diyor: “Anonimin arkasında bir kadın gizlidir.” Ben böyle olduğunu düşünüyorum ve kendim işte ne zaman bir kadınla ilgili bir emek versem, bir kadının adını duysam ve üstüne gitsem, altından bir sürü, derya deniz böyle şeyler çıktı. Ama hiçbir zaman politikada, sanatta bu kadının adının anıldığını düşünmedim çünkü kadın romantik zamanda, romantik sanatta dâhinin esin perisi olarak kalmakta. Güzeldi; adı Camille’di. Daha başka bir zaman da adı başka bir şeydi. Her zaman hakikaten boş bir gövdeydi. Erkekler bizim içimizi doldurdular. Hatta bazen öyle gövdelerdik ki, erkeğe kendisini olduğundan daha büyük gösteren gövdelerdik. Virginia Woolf’unda deyişiyle “aynalardık erkeklere kendilerini daha büyük gösteren ve daha büyük yansıtan”. Çünkü bütün kurguları bizim ne olduğumuz üzerineydi.

Bizim olmadığımız olabilen erkekler vardı. Muhalif ya da sol, tercih ettiğiniz kavramları bilmiyorum ama ben sadece sol demek istiyorum. Sol sanatta ya da politikada farklı bir şey var mı? Ben bunlardan başka bir kurgu hiçbir zaman görmedim. Görmeye çalıştım mı bilmiyorum. Belki görmeye çalışmak gibi bir yerden başlasaydım daha zor olurdu ama ben hiç görmeye çalışmadım. Kadına dair bunun dışında başka bir çıkış noktası hâkim değil diye düşünüyorum. Çünkü her şey bütün karşıtlar aynı sürece kurgulanıyor. Size birkaç şey daha söylemek istiyorum.

Nietche deyince aklınıza ne geliyor? Benim bir erkek geliyor, her zaman geldiği gibi. Mesela “devrimci” deyince aklımıza ne geliyor? Benim bir erkek geliyor, her zaman çoğumuzun aklına bir erkek gelir. Bunun gibi bir sürü kavram var. Kadınların gövdeleri, kurtarılmış gövdelerimiz zaman zaman kamulaştırıldı, bazen tek yanlı kamulaştırıldı. Devrimciler böyle bir şey yaptılar bize diye düşünüyorum. İşte bütün bir devrimci süreç, devrimci tarih dışında kadın bedeni kamulaştırılmış bir şeydir. Sinemada da böyleydi. Sinema nedir? Bütün yönetmenler, bir kere “yönetmen” erkektir. Hep böyle bir şey gelir aklıma, bir sürü kişinin arkasında bir adam. Godard şöyle der, bir erkek olarak itiraf eder, o yüzden daha çok hoşuma giderek söylüyorum: “Sinema tarihi erkeklerin kadınları filme alma tarihidir.” Bütün erkekler sinemada kadınların üzerinden anlatır bir sürü şeyi, tıpkı tarihte olduğu gibi. Mesela işte İran’da şeriata mı geçiyorsunuz kadınların çarşafı üzerinden anlatılır. Hep gösterilen olmak… İşte 23’te ne oluyor kadınlara tayyör giydiriyorsunuz ve yine bir gövde üzerinden birçok şeyi, erkeğin aklının vücut bulduğu gövdeler olarak. Gövdenin üzerinden anlatmak çok daha kolaylaşıyor. Sinemada da böyle işte. Yılmaz Güney’i, sadece sinemada Yılmaz Güney’i konuşmak istiyorum. Çünkü tam da böyle bir örnek olduğu için. Yılmaz Güney’in “Duvar” filmi çok delikanlı bir filmdir ve erkek dünyasında geçer, çocukların dünyasında geçer. Filmin kadınlar koğuşuyla ilgili bir tek sahnesi var arkadaşlar ve o sahne nerede geçiyor? Başka bir şey söylemeyeceğim. “Sürü” filmi var Yılmaz Güney’in. “Sürü” çok güzel bir film. Bu filmi galiba defalarca seyrettim, en son seyredişimde daha başka seyrettim, daha başka anlamaya çalıştım çünkü film çok yoğun. Bir de Melike Demirağ konuşamaz, kendi hayatı ile ilgili hiçbir şey yapamaz. O kadar acizdir ki Melike Demirağ o filmde, Türk halkının kendisidir. Melike Demirağ özelinde anlatır Yılmaz Güney bunu. Çünkü bir kadının bedeninden anlatmak çok daha kolaydır. Neden? Sinemada seyirci erkektir arkadaşlar. Hiçbir yönetmen kadınlar dâhil, kadın yönetmenlerle de çok defalar konuşuyorum, erkek izleyiciyi düşünür ve anlatacaklarını kadınlar üzerinden anlatmak isterler. Mesela 1960’lar mı? Türkiye çok yoksul. 50’ler mi? Sürekli kadınlar sokağa düşer, kadınlar bin bir ıstıraplara gark olurlar. Onlara tecavüz edilir. Açlıktan, parasız kalırlar, çocuklarını geçindirmek için fahişelik yaparlar. Bir yığın şey. Yönetmen kadın ya da erkek çok önemli değil, şunu yapmaya çalışır: Kadınlarımız ne halde? Ne yapacağız? Bir kurtuluş, devrim ya da herhangi bir şey. Yılmaz Güney dedim, ama örnekleri o kadar çoğaltabiliriz ki...

 

Salondan bir izleyici: Konuşmanızın başından beri o kadar soru çıkardım ki. Ben Devrimci Kurtuluş Kadınlar Birliği’nde de bulundum. İşçi dediniz aklınıza erkek geldi. Arkasından devrimci dediniz aklınıza erkek geldi. Ben bir emekçiyim. Şu anda kız kardeşim Ümraniye Cezaevi’nde devrimci olduğu için yatıyor. Şu anda ölüm orucunda, kadın koğuşunda, 1. grupta, 45. gününde. Arkasından devam ettiniz Yılmaz Güney’den. Neden aklınıza hep böyle geliyor? Hiç başka türlü bakmayı denemediniz mi? Biraz açar mısınız?

 

Melek Özman: Tabii ki…

 

Aynı izleyici: Soruyu unutmayın lütfen. Kardeşim ölüme doğru gidiyor, kardeşimle birlikte 100 üzerinde kişi ölüme doğru gidiyor. Aslında insanın mantığı tek burada. Demin eğitimci arkadaşımız konuştu, ben de bir öğretmenim.

Eğitim üzerine konuşurken ben galiba çok iyi bir öğretmenim diye düşündüm. Çünkü öğrencilerime cinsel ayrımcılığın olmaması gerektiğini öğretiyorum, çünkü öğrencilerime önyargısız olmaları gerektiğini öğretiyorum,

 

çünkü öğrencilerime düşünmeyi öğretmek istiyorum. Tabii sizin gibi anlatmıyorum Thales’i, daha farklı anlatıyorum.

 

Melek Özman: Thales’i anlatmadım ki ben. Thales’in yaşadığı bir olayı, Platoncuların nasıl anlattığını anlattım.

 

Aynı İzleyici: Hayır. Thales’ten söz ediyorum. Ben şimdi sorumu açıyorum ve çok farklı bakıyorum. Başka türlü bakmayı denemedim dediniz. Bir işçi denince, çalıştığım bölge Çukurova’daki limonda çalışan kadınları görüyorum bol bol, onlar aklıma geliyor. Devrimci deyince, kendimi geçtim, burjuva düzeninin bir parçası oldum, kız kardeşim aklıma geliyor. O bir bayan, çok onurlu yaşayan, çok büyük yaşayan. Büyük bir ailenin kızıyım, kız kardeşim de öyle. Kadının yaşadıklarını görüyoruz ve biliyoruz. Sorum uzadı kusura bakmayın ama haklı olduğuma inanıyorum, kadın mücadelesi verdim, kadın derneklerinde çalıştım. Feminist değilim ama. İlk devrimci olmaya zaten öyle karar vermiştim. Yıllar önce Somut Dergisi vardı, hatırlar mısınız bilmem. Somut okurdum lise yıllarımda. Şu anda epey üstünden geçti ama. Devrimci deyince neden böyle bakıyorsunuz? Burayı böylece toparlayayım.

 

Melek Özman: Ben “farklı bakmayı denemedim” derken bir şeyi itiraf etmek istedim. Hani hayatta kendinize bir şey dersiniz ya… Ben önce “Marksistim” ya da “devrimciyim” demeden önce “feministim” dedim kendime. Ama feminist olmak anti ya da karşı-devrimci olmak gibi bir şey değil. Hepsi birden olmak. Bunları size bırakıyorum.

Ben sadece böyle bir süreçten geçmediğimi sizlerle paylaşmak istedim. Onun ötesinde “farklı bakmak” derken, ben kadınları yok saymak istemedim. Daha ziyade imgesel bir şey söyledim, sadece bütün bu kavramların bize neyi çağrıştırdığını açmak istedim. Mesela işçi deyince niye aklımıza erkek gelsin? Kadın emekçiler, kadın işçiler olduğunu bilmiyor muyum? Bunu bildiğimi herhalde tahmin etmiyorsunuzdur. Ama okuduğunuz dergileri hatırlayın, emekçi denen dergileri hatırlayın, bütün bir sosyalist tarihi ve sanatı hatırlayın, işçi deyince pazuları şişen erkek resimleri çizilmedi mi? Bunu kastediyorum. Devrimci deyince niye aklıma erkek geliyor? Çünkü bizi tek yanlı kamulaştırdılar. Devrimci bir grupta yer alan kadınlar için başka bir şey söz konusuydu. Ben bunu yaşamadığım için çok fazla bahsetmek istemiyorum. Ama bunu yaşayan kadınlarla büyüdüm ben, böyle başladım. Hakikaten devrimci bir kadının ta 80’lere, 80’lerin feminist hareketine kadar başka bir jargonda yaşamak zorunda olduğunu düşünüyorum. O erkek diye tanımlanan imgenin ne olduğundan bahsetmiştim ya… Gövdesi olmayan, yani tamamen gövdesiz, beden çok yabancı… Ve akılla, kültürle ve bilgiyle kendini ifade eden devrimci kadınların kendilerinden dinledim bunu, ben böyle yargılara varmak istemedim. Cinsiyetleriyle, bedenleriyle kadın olduklarını unutmak zorundaydılar. Şunu yaparsan kadınsın, şunu yaparsan erkeksin diye kesin çizgiler koyamayız hayatta ama kadın olmanın nasıl bir şey olduğunu, kadın olduklarını unutmak zorundaydılar ve devrimci denen şeyde o erkek adam gibi olmaktı diye düşünüyorum, böyle bir imgeden bahsediyorum. Yoksa kadın devrimciler, kadın solcular, kadın işçileri yok saymak gibi bir şeyden değil. Tek yanlı kamulaştırıldılar, çünkü kadınlar sadece onların bacılarıydı. Siz düşünebiliyor musunuz? Devrimci bir örgütteki bir kadının başka türlü olabileceğini… Böyle bir şey olabilir miydi? Çünkü bunu devrimci erkekler yaşadılar böyle şeyleri. Hiç örgütsüz, olayın dışında, lümpen belki üst sınıftan bir adamla birlikte olabilirsin ve evlenebilsin mesela. Erkekler içinde başka türlü şeyler yaşanıyordu. Ama kadınların tek yanlı kamulaştırılmasından bu ve bunun gibi birçok şeyi kastetmiştim. Ama isterseniz bunu başkaları anlatsın.

Ben sadece bir gözlemimi aktarmış olayım. Onun dışında taciz, sanatta taciz olayı ne zaman başladı? Bence tam da Yılmaz Güney’in “Duvar” filmindeki o sahneyle biz taciz ediliyoruz ve bütün o kitaplara, sol muhalif sanata bakın, muhalif dediğimiz sanata bakın… Kadın her zaman burjuva kültürünü ve burjuva ahlak değerlerini temsil eden biridir kitaplarda. Çok sıkı erkekler vardır. Nazım Hikmet’te de çok vardır. Şiirlerinde mesela çok sıkı adamlar vardır. Ama tüm burjuva kültürünü temsil etmek zorunda bırakılmış kadınlar vardır. Hani onca işçi kadın sanki hiç yokmuş, sanki hiç var olmamışlar gibi. Ben Amerika’dan bir kadınla bitireyim, sonra gene konuşmaya devam ederiz. Anna Sexton diye bir kadın Amerika’dan bir kadın arkadaşına mektup yazıyor ve şöyle diyor: “Bizler erkeklere ait olan, parolasını bize asla söylemeyecekleri, hiç açılmayacak sanat kapılarını çalarak ve kendi kişisel kadınlık mağaramızda algılamaya devam edeceğiz.” Sanat çevrelerinde yaşadıklarından bahsediyor. Çünkü çok şey yaşıyorlar ama bunları hep görmezden gelmeye çalışıyorlar. Çünkü orada var olmak istiyorlar, tıpkı hepimizin o sendikada, o partide, o tiyatro içerisinde var olmak istediği gibi. Çünkü yaşamda yeni alanlar, kendimize ait yepyeni alanlar yaratamıyoruz ve böyle bir şeyi yapacak durumda değiliz. Bir şekilde hepimiz bir alanda var olmaya çalışıyoruz. Anna Sexton bu durumu şöyle anlatıyor: “Bokları eşeliyorum, sonra tekrar üzerini kumla örtüyorum.” Ben hayatımda çok kereler bunu yaptım. Galiba şu an burada belki de biraz bunu yapıyorum. En azından tiyatroda tacizi yaşayan arkadaşlarımız böyle yapıyorlar şu anda, bokları eşeliyorlar, bu bokların farkındayız hep farkında olduk ama bazen bokları eşeleyip hakikaten üzerini kumla örtüyoruz. Çünkü başka gidecek yerimiz yok. Bokları eğer kumla örtmezsek devamında ne yapacağız? Birbirimizle ve var olduğumuz alanlarla ilişkimizde hepimize kolay gelsin diyorum.

 

Derya Uzunkale: Çok teşekkür ediyoruz. Şimdi Feminist Kadın Çevresi’nden Mine Koçak konuşacak. Bir şey söylemek istiyorum. Konuşmalardan sonra ara vereceğiz ve sonrasında soru cevap şeklinde devam edeceğiz. Bu

 

nedenle soruları konuşmalar bittikten sonra alsak daha iyi olur.

 

Mine Koçak: Ben az önce söz alan konuşmacıya bir şey sormak istiyorum. Bizlere hayatın içinden örnekler verdi. Öğrencilerime de hayatı böyle anlatıyorum dedi. Erkeklerle ayrımcılığa karşı olurken “ben feminist değilim” dedi ondan sonra. Feministlerin yapmak istediği bütün şeyleri yapıp, ben feminist değilim demeyi ben anlayamadım. Bunu açıklar mısınız?

 

Aynı izleyici: Arkadaşlar izin verirse konuşayım.

 

Derya Uzunkale: Pardon. Şöyle bir yöntemi tercih etmiştik: Konuşmacıların sözleri bittikten sonra ara olacak ardından serbest kürsü olacak. O şekilde bir tartışma yürütebiliriz dilerseniz. Mine’yi dinliyoruz.

 

Mine Koçak: Öncelikle herkese merhaba demek istiyorum. Maalesef biz kadınlar hayatımızın her alanında cinsel tacize maruz kalıyoruz. En çok yaşadığımız en yaygın şiddet ise cinsel taciz. Bunu hayatımızın her alanında yaşıyoruz. Evde yaşıyoruz, sokakta yaşıyoruz, iş yerlerimizde yaşıyoruz, cezaevlerinde yaşıyoruz, karakolda yaşıyoruz ve maalesef sanat alanında da yaşıyoruz. Hayatımızın hiçbir alanında taciz denen, cinsel taciz denen bu yaptırımdan uzak duramıyoruz. Mutlaka bizi buluyor. Şimdi bir adam sokakta bizi buldu ve elledi. Başımıza bu geldi. Bizim burada yaşadığımız tacizi kendimize anlatabilmemiz kolay oluyor aslında. Kendimize tanımlayabiliyoruz, kendimize ifade edebiliyoruz bu tacizi. Fakat toplumun geri kalanına, yani arkadaşlarımıza, ailemize, ya da başka insanlara bunu anlatmakta yine de zorluk çekiyoruz. Çünkü her zaman biz kadınlar biliyoruz ki bir taciz vakasını gündeme getirmeye kalktığımızda, toplumun asıl olarak bizi sorgulayacağı kesindir. Neden davet ettin? Bu tacize ne biçimlerde davetiye çıkardın? Neden bir başkası değil de sen? Giysin mi çok açıktı? Nasıl davrandın ki? Dolayısıyla biz bunu belki arkadaşlarımızla paylaşabiliriz, ama mesela babamıza anlatırken bir düşünürüz. Çünkü direkt olarak suçlanacak insan biz oluruz. Şimdi sokakta taciz yaşadığımızda bile aslında durum bizim açımızdan hoş değil. Hele ki iş yerinde, ailede ya da sahnede, yani sürekli birlikte yaşadığımız mekânlarda erkeklerin tacizine uğruyorsak durum daha da karmaşık bir hal alıyor. Çünkü sokakta bir sıfat yakıştırabileceğimiz insan artık her gün yüz yüze olduğumuz, muhtemelen çok saygı duyduğumuz, çok iyi tanıdığımız, böyle davranışlar beklemeyeceğimiz biri. Dolayısıyla sokakta tacize uğradığımızda “sapık” diye adlandırıp başka bir kategoriye yerleştirdiğimiz insana burada aynı şeyi yapamıyoruz, aynı kategoriye koyamıyoruz. Çünkü karşımızdaki toplumun “sağlıklı bireyleri” diye düşündüğümüz erkeklerden biri. Dolayısıyla bizim işyerinde, ailede ya da bu tarz kurumlarda yaşadığımız tacizi kendimize ifade edebilmemiz bile çok zor oluyor. Tanımlayabilmemiz gerçekten yaşadığımız deneyimin cinsel taciz olduğunu kendimize ifade edebilmemiz bile çok zor oluyor. Kolaylıkla yanlış anlamışımdır, yok canım samimiyetten yapıyordur, diye düşünebiliriz. Aslında kendimizi bu şekilde ikna etmeye çalışıyoruz. Fakat tabii ki taciz sistematik bir biçimde devam edebiliyor. Kadınlar sokaktaki tacizi bile başkalarıyla paylaşmakta zorluk çekiyor, böyle bir durumda ise çok büyük bir zorluk çekiyor. Kendilerine itiraf ettikten sonra, tamam benim uğradığım bir taciz, bu saygın erkek bana cinsel tacizde bulunuyor, bir suç işliyor… Kendimize bunu ifade edebildiğimizde asıl problem orada başlıyor: Etrafımızdaki insanları buna ikna edebilmek. Bunun bir suç olduğunu kadınlara dahi kabul ettirebilmek çok zorlaşıyor. Çünkü o insan, tacizci erkek aynı zamanda, etrafımızdaki insanların da genel anlamda saygı duyduğu ya da yakından tanıdığı, sevdiği, birlikte birçok iş yaptığı bir insan oluyor. Dolayısıyla sokaktaki tacizde bile kadını suçlu pozisyona itmeye çalışan toplum için, tanıdığı bir insanın bir tacizci olarak gösterilmesi kabul edilmez bir davranış halini alıyor. Nasıl sokakta tacize uğradığımızda biz suçlanıyorsak, “eteğin mi çok kısaydı, nasıl davranıyordun” şeklinde, burada da biz suçlanıyoruz. “Yanlış anlıyorsun, bu aslında çalışma yöntemidir, ama sen ne biçim bakıyorsun, sen aşamamışsın” ya da en sonunda “işin ucunda bir komplo var”. Aslında işyerinde, ailede yani tanıdığımız insanların tacizine uğruyorsak, karşı karşıya kaldığımız manzara hiç değişmiyor. Muhalif alanda, sistemin içinde yaşanan bir süreci tekrarlamış oluyoruz.

Muhalif alanda bir şeyler yaşadığımızda, oradaki erkekler daha da sağlıklı erkekler gibi görünüyor. Taciz bireysel olarak yaşanan bir şey ama aslında toplumsal bir sorun, yani erkeklerin kadınları kontrol altına alabilmelerinin bir yolu. Gerçekten hayatımızı ona göre organize ediyoruz, ona göre yaşıyoruz. Muhalif alanlarda ise bununla karşılaşmayacağımızı düşünüyoruz. Orada hayatımızı sokakta ya da sistem içi kurumlarda örgütleyeceğimizi düşündüğümüz biçimlerden farklı örgütleyeceğimizi düşünüyoruz, ama maalesef gerçek böyle olmuyor. Tiyatroda taciz olayına gelirsek… ATÇ bir platformdur, demokratik ve alternatif bir muhalif sanat yapma iddiası taşıyan bir platformdur. Burada Mehmet Esatoğlu yıllarını tiyatroya veren, sanat çevrelerinde saygınlığı olan bir tiyatro insanıdır. Olayın diğer ucunda ise Özgür Sahneli kadınlar vardır. Kadınlardan oluşan bir grup Özgür Sahne ve otuz yıllık bir tiyatro deneyimleri yok. Şimdi bu olayda, yani tiyatrodaki taciz olayında Özgür Sahneli arkadaşların açığa çıkardığı bu problemde, iki boyut var diye düşünüyorum. Bunlardan bir tanesi tiyatro alanında bir tacizin yaşanıyor olması. Kadınlar tiyatro alanında sistematik bir tacize maruz kalıyorlar. Burada tiyatro alanı kendi varlığının ötesinde bir cinsel suistimal aracı, cinsel suistimal mekânı haline düşürülmüş durumda. Dolayısıyla, Mehmet Esatoğlu’nun kurduğu eğitsel modele, çalıştırdığı kadınlarla kurduğu ilişkilere baktığımızda her ikisinde de cinsel

 

suistimal, cinsel taciz görüyorum ben. Tiyatroyla ilgilenen insanlar bilirler, deneyimsiz bir oyuncuyken sahneye ilk çıktığımızda ilk öğrenmemiz gereken şey sahnede kendimizden vazgeçmemizdir. Kendimize ait her şeyi bırakabilmek, sahne üstünde bizden istenen her türlü şeyi rahat bir şekilde ifade edebilmemizdir, vücudumuz ve sözlerimiz aracılığıyla. Dolayısıyla sahne üstüne yeni çıkan insanın yapmaya çalışacağı şey, yönetmenin kendisinden istediğini en rahat biçimde, en açık biçimde verebilmek olacaktır. Dolayısıyla tiyatroyla ilişki kurmaya yeni başlayan insanların Mehmet Esatoğlu gibi bir insanla karşı karşıya kalmaları, bu insanların direkt olarak suistimale maruz kalmaları anlamına gelir. Çünkü onlar “kendimden vazgeçmem gerekiyor” diye düşüneceklerdir doğal olarak. Bir rahatsızlık durumunda bunun kendisinden yeterince vazgeçememesinden kaynaklandığını düşünecektir. Olayın iki boyutu var demiştik. İkinci olarak diyeceğim şöyle bir şey var. Bu olay bize muhalif çevrelerde nasıl bir kültür örgütlendiğini gösteriyor. Muhalif çevrelerdeki kültüre baktığımızda genel olarak şunu söyleyebiliyoruz. Bu kültür kadının istismarını içeriyor. Kadın yine nesne, kadın yine kullanılan konumunda kalıyor ve bu muhalif bir söylemle haklılaştırılıyor. Mehmet Esatoğlu’nun muhalif bir yaşam biçimi olarak buradaki kadın arkadaşlara, az önce de izlediğimiz gibi, ne önerdiğini görüyoruz. Muhalif olmanın koşulu böyle davranmak, böyle yaşamaktır. Kadınlara bunu dayatıyor Mehmet Esatoğlu. Dolayısıyla muhalif olma isteği taşıyan kadınlar için ise problem yine “kendini aşamama problemi” gibi kalıyor. “Ben yeterince kendimi aşamadım, muhafazakâr kalıyorum. Benim bu tarz meseleleri aşmam ve devrimci bir kişilik olarak var olmam gerekiyor” gibi. Kadın yine kendisinde problem aramaya başlıyor. Artı olarak Mehmet Esatoğlu’nun böyle bir insan olduğu aslında muhalif çevrelerde aslında bilinen bir şey. Çapkınlığıyla ünlüdür deniyor mesela. Çapkındır Mehmet Esatoğlu, çapkın bir adamdır, o öyledir. Yani herkes bildiği halde kimse buna bir müdahale, bir eleştiri getirme ihtiyacı duymuyor. Muhalif çevrelerde Mehmet Esatoğlu’nun kişiliği ona “özel” olarak görülüyor ve muhalif bir bünyede var olabilecek bir “tarz” olarak duruyor.

Sistem içinde böyle bir mesele nasıl tartışılacaksa burada da aynı şekilde tartışılıyor, hiçbir fark yok. Hürriyet’te üçüncü sayfada nasıl görürseniz böyle bir taciz haberini burada da aynı şekilde görüyorsunuz, aynı tavırlarla karşılaşıyorsunuz. Bu olay sonrasında, Özgür Sahne’deki kadınların Mehmet Esatoğlu’nu deşifre etmeleri sonrasında, ATÇ dağılmış böyle bir platform kalmamış durumda. Mesele komplo teorisiyle açıklanıyor. Bu da çok basit bir şey aslında. Mehmet Esatoğlu ve çevresi sorunun tartışmıyor, engel oluyor. Bu olay ortaya çıktıktan sonra tiyatro alanı ağır bedeller ödemiş gibi görünüyor. ATÇ dağılmış durumda. Özgür Sahneli kadınlar gerçekten ağır bedeller ödediler. Şu anda tiyatro yapabilecekleri mekân yok, bir dönem ara vermek zorunda kaldılar. Ama mesele gündeme gelmeseydi, Özgür Sahneli kadınlar bunu açmasalardı bu bedeller ödenmeyecek miydi? Hayır, biz bunu çok daha kötü bir şekilde ödeyecektik. Artı olarak ATÇ gibi bir platform o şekilde devam edebilecekti ve bu kadın suistimalini içerecek bir kültürün de devam etmesi anlamına geliyordu. Ben bir de şunu sormak istiyorum: Bu olay ilk midir? Özgür Sahneli kadınlar böyle bir açıklamada bulundular ve tiyatroda, muhalif bir alanda, muhalif bir sanat alanında taciz gibi bir konuyla baş başa kaldık. Bu bir ilk mi? Kesinlikle değil. Tahmin edebiliriz ki Mehmet Esatoğlu gibi insanlar çok fazladır. Tiyatro alanında da çok fazladır, muhalif kültürün farklı alanlarında da bolca bulabiliriz kendilerinden diye tahmin edebiliyorum. Fakat önemli olan bu problemin açığa çıkması. Aslında bizim için en önemli şey, bu tarz bir problem yaşandığında problemi açığa çıkarabilmek. Özgür Sahne’nin yaptığı şey bu. Ağır bedeller ödeyerek önemli bir şey yaptılar, çok önemli bir adım attılar. Bu da çok da tesadüf değil diye düşünüyorum. Sadece kadınlardan oluşan bir grup olması Özgür Sahne’nin bu meselenin üzerine gitmesinde etkili olmuştur. Karşılaştıkları şeyler çok çirkindi, çok büyük suçlamalara maruz kaldılar, özel hayatları didik didik edildi, mahremiyetlerine saldırıldı, bulundukları çevreden dışlandılar. Ve tiyatro yapmalarının önüne büyük engeller kondu ve tehditler aldılar, şiddete varan tehditler aldılar. Ama bu durumda önemli olan Özgür Sahne’nin bunu açığa çıkarması. Bu tarz olayların tekrarlanmaması açısından bu önemliydi. Bu durumda Özgür Sahne’nin yalnız kalmaması çok önemli. Alternatif tiyatro çevrelerinden bir kadın komisyonunun oluşmuş olması da bu anlamda bence çok önemli. Çünkü biz problemi yalnız yaşıyoruz. Ama bu toplumsal bir problem ve toplumsal çözümleri olan bir problem. Tek başımıza bir yere kadar mücadele edilebiliriz, bunu ortaklaştırmamız gerekiyor diye düşünüyorum. Dolayısıyla, bu durumda burada kadın dayanışması çok önemli oluyor. Bu meselenin üzerine gitmek için bir kadın komisyonunun oluşturulmuş olması gerçekten çok önemli. Meselenin açığa çıkarılması ve daha sonrasının düşünülmesi açısından en önemli şey, Özgür Sahneli kadınların bu problemde yalnız bırakılmamış olmalarıdır.

Böyle bir olay olduğunu mutlaka teşhir etmemiz gerekiyor. Zaten komisyon da bunu yapıyor. Bunun ötesinde ne olabilir başka neler yapılabilir diye düşündüğümüzde de, muhalif kültürü de sürekli eleştiriye tabi tutabilmeliyiz. Bir, eleştirel bakışı oluşturmamız ve korumamız gerekiyor. İki, bence kadın dayanışmasını mutlaka gerçekleştirmemiz gerekiyor, çünkü kendimizi yalnız hissettiğimizde problemlerle baş edememeye başlıyoruz. Oysa yalnız olmak zorunda değiliz. Üç, bence tartışmayı sürekli hale getirmek gerekiyor ki bu tarz şeylerin önüne geçebilelim.

 

Derya Uzunkale: Teşekkürler Mine. Konuşmacılara sorusu olan var mı acaba?

 

Salondan bir izleyici: Tacize karşı kurulan komisyon hangi kadınlardan oluşuyor, oluşumdan biraz bahsedebilir misiniz?

 

Derya Uzunkale: İlk önce tiyatrocu kadınlarla konuştuk, tiyatrocu kadınlar bu olaya dair kadın inisiyatifi oluşturma yolunda bir refleks göstermişlerdi. Sonra bu nasıl olmalıdır, bu yapının kendisi nasıl olmalıdır diye tartıştık. Sadece ATÇ çevresindeki kadınlardan değil, tacize karşı olan ve taciz karşısında mücadele edeceğini ifade eden bütün kadınların bu komisyona gelebileceğini düşünüyoruz ve bu şekilde çalışma yapıyoruz. Zira şu an oraya gelen ve yaptığımız çalışmalara destek olan sanatla uğraşmayan insanlar da var. Mesela örgütleyicisi olduğumuz, çıkardığımız bildiriler vardı, bu bildirilerin örgütlenmesine, tartışma zemininin oluşturulmasında bize destek oldular. Bir şey daha eklemek istiyorum. Bizler gönüllülük üzerinden, tacize karşı kadınların birlikteliğine, kadının taciz söz konusu olduğunda haklılığına inanan kadınlarla birlikteyiz. Burada da bizlerle birlikte hareket etmek isteyen arkadaşlarımız olabilir.

 

Söz alan ilk izleyici: Daha önceden olayı biraz biliyordum. Ayrıntısını öğrenmiş oldum. Gerçekten arkadaşları tavırlarından dolayı takdir ediyorum. Destekliyorum da. Keşke İstanbul’da olsaydım, beraber mücadeleye devam edebilseydik. Bir eğitimci olarak sürekli yanınızda olurdum, destek de verebilirdim. Ama maalesef sizlerden uzaktayım, Çukurova’dayım. Devrimci kültürden ve muhalif dediğimiz kesimin devrimciliğinden söz ettiniz. Sakın yanlış anlamayın, devrimci kültür bu değil. Hiç ilgisi, alakası yok. Adı ne olursa olsun, bizim için “doğru” olanın ölçü olması gerekir diye düşünüyorum. Birileri kendilerine bir kılıf bulurlar, hani siz tiyatroda oynarken dönem dönem değişik kostümler giyersiniz ya, bazıları dönem dönem kostümler giyiyorlar, onun adını birileri devrimcilik koymuşlar, ben onun devrimcilik olduğuna inanmadığım gibi, onun burjuva kültürü olduğunu biliyorum. Doğrusu da bu, o burjuva kültürü. Burjuva kültürünün içinde kadın metadır. Mehmet Bey, her kim ise onu tanımıyorum ama burjuva kültürünü çok iyi özümsemiş, onu üstüne kostüm olarak giymiş. Sahne hazırlayan arkadaşlar da tip olarak çok güzel göstermişlerdi. Burjuva aydınları tıpkısının aynısı öyledirler zaten. Ben tiyatro yapamam, yetenek ister bu iş ama iyi izliyorum diye düşünüyorum. Bir eğitimci olduğum için iyi izlemek durumundayım. Demin eğitimci arkadaşımın söylediği gibi, biz derslerde sürekli iyi oynamak durumundayız, doğruyu aktarabilmek için. Eğer söz hakkımı uzatabilirsem örneklerle konuşabilir miyim? Ben konuşmayı zaten seviyorum. Geçenlerde yazılı yaptım, yazılıda da öğrencilere felsefe öğrenmenin sizin için yararı nedir diye bir soru sordum. Bir öğrencim düşüncelerini yazmış. Bol kepçe not verdim tabii, tam puan verdim. Şöyle yazmış, ben demiş, başkalarının düşüncelerini öğrenmek istemiyorum, benim için Türklerin dedikleri önemli. Türk düşünürleri öğrenmek istiyorum demiş.

Düşüncesini özgürce ifade ettiği için tam puan verdim ama derste de eleştirdim. Dedim ki, hani Atatürk demiş ya, ilim Çin’de de olsa git al diye. Atatürk, Çinliler her zaman doğru söyler onların dediğini alalım mı demiş, yoksa doğru neredeyse gidip onu alalım mı demiş? Evet, benim için ölçü doğru neredeyse onu almak. Kılıfı ne olursa olsun, o kadar çok oynayan var ki, siz oynamıyorsunuz tiyatroda, sokakta o kadar çok oyuncu var ki, devrimciler içinde de var. Çok haklısınız. Kadın cinsi olarak her yerde çok eziliyoruz, hırpalanıyoruz, ben çalıştığım bölgede de bunu yaşıyorum. Bir gün bir toplantıda müdürümüz kız öğrenciler neden saçlarını atkuyruğu yapar, diye sormuştu. Şöyle şöyle sallasınlar da erkekleri taciz etsinler, diye yanıt verdi. Yalnızca tiyatrodaki kılıfa bürünmüşler mi burjuva kültürünü taşıyorlar?! İşte verdiğim örnekte, koca okul müdürü de gerici bağnaz kültürü savunuyor ve giyinmiş üstüne eğitimci kılıfı, kostümü, ortalarda çok geri bir zihniyeti oynuyor. Ben herkes için şunun doğru olduğuna inanıyorum. Doğru neredeyse onu almak. Siz devrimci kültür adına onu savunan, savunduğunu söyleyen insanlarla karşılaşmışsınız. Kılıfa bence aldırmayın, kostüme kanmayın, şimdi oyunda da arkadaşlar o kostümleri giydiler, onlar mıydı? Bence değildi. Onların gerçek bir kimliği var. Mücadelelerinde devam etmeliler bu zihniyete karşı. Ama ben bir kadın olarak yıllarca kadın mücadelesi verdim, eğitimciyim hala mücadelem devam ediyor, çünkü ben kız öğrencilerimin erkekler karşısında ezilmesine izin veremem. Ama aynı zihniyeti tersinden yapalım hadi. Bu sefer de erkekler ezilsin diye de yaşamam. Ben önce insan olmayı öğrenmek, öğretmek durumundayım diye düşünüyorum. Mücadelenizde çok haklısınız, sonuna kadar devam etmenizi diliyorum. Lütfen küçücük bir söz hakkı daha alayım bunun dışında.

 

Derya Uzunkale: On dakika bir aramız olacak, aradan sonra dört konuşmacının 4-5 dakikalık konuşması olacak, sonrası ise serbest kürsü. Dilediğiniz gibi cinsel tacizi tartışalım, üzerinde konuşalım. Ben bir şey eklemek istiyorum sizin söylediklerinize. Bizim için şöyle bir şey yok. İşte devrimci olduğunu ifade eden birisi böyle davrandı, devrimciler, muhalifler şöyledir, böyledir gibi bir sıralamada bulunmuyoruz. Aksine kendisini bu şekilde ifade eden bir insanın yaşam tarzı itibariyle de böyle yaşaması gerektiğine inanıyoruz ve bunları kesinlikle yerine getirmediğini, kendini ifade ettiği kimliklerinin sözde kaldığını ve bu sözdeliğin teşhir edilmesi gerektiğini, yaptığı tacizlerin teşhir edilmesi gerektiğini ve gerçekten böylesi bir kimliğin sahiplenilmemesi gerektiğini düşünüyoruz. Biz buna yönelik çalışma yaptık. Yoksa kesinlikle biz devrimci kültürü külliyen reddediyoruz gibi bir düşünce yok. Devrimci muhaliflerin karşısında olmakla, yalnız ve yalnız bunun üzerinden bir ad örgütlemeye çalışmıyoruz kesinlikle.

Kendisini o şekilde ifade eden, 30 yıllık sağlam taşlarla örülmüş devrimci kimliğinin aslında gerçekten de sağlam taşlarla örülmediğini, bir tekmeyle aslında yıkıldığını düşünüyoruz. Zira bize göre şu an öyle oldu, bunları ifade etmeye çalıştık.

 

Aynı izleyici: Devrimci kültür o değil. Yani bunları öğrenmek lazım.

 

Bir başka izleyici: Bunu dile getirirken dediğinizin zıttı bir söylem de olabiliyor. Hanımefendiye de o noktada katılıyorum o yüzden. Yani bunu söylerken işte bu söylediğinizi iyice açmak lazım.

 

Derya Uzunkale: Öyleyse serbest kürsüde konuşalım, hep birlikte tartışalım. Burada birçok kişi bir şeyler ifade etmek isteyecektir. Süremiz kısıtlı, ayrıca konserimiz de olacak. Kardeş Türküler’den kadın arkadaşlarımız küçük bir müzik sunumunda bulunacaklar. O yüzden şimdi buraya çağıracağım arkadaşlar beşer dakika, ardından çıkacak arkadaşların ise üçer dakika konuşmalarını rica edeceğim. Şimdi felsefe grubundan Ayşe’yi çağırıyoruz.

 

Ayşe Güzel: Hepinize merhaba. Ben arkadaşların genel toplantılarına gitmedim, bu tartışmaların en başında vardım sadece. Şimdi şunu söyleyeceğim. ATÇ çevresinde bu taciz konusu ilk tartışılmaya başlandığında biz bir gruptuk: Felsefe grubu. Arkadaşlar sorunlarını anlattılar, şöyle sorunlar yaşıyoruz dediler. Bu insan devrimci kişiliğiyle kendisini koruyor. Alternatif tiyatro yaptığını söylüyor. Alternatif tiyatroyu geliştirdiğini söylüyor ve tiyatrosunu da buna göre yaptığını söylüyor. Ama bizim yaşadıklarımız da bunlar. Şimdi insan kendini farklı bir mücadele içerisinde buluyor. Biz de aydınlanma mücadelesine katılmıştık, bir gruptuk, Felsefe Grubu. Felsefe bize düşünmeyi getirmiştir. Düşünme ve soru sorma yetisini kazandırmıştır. Bu alanda bir araştırma yapılmıştır. Her anlamıyla düşünme ve soru sorma yetisi kazandıktan sonra diğer insanlar da bunu paylaşacaktır. Aydınlanma adı altında ya da devrimci adı altında bu tür sorunlar yaşanıyorsa, ortada bir sorun var ve bu sorun çözülebilir dedik. Ama pek de olumlu bir yaklaşımla karşılaşamadık. Ayrılmak zorunda kaldık. Burada bazı eleştirilerimi de söylemek durumundayım. Öncelikle az önce oynanan doğaçlamaya ilişkin. En başından beri ben vardım tartışmalar içerisinde, evet arkadaşlar, bu tarz yaşandı tartışmalar, İnsancıl Atölyesi’nde yaşanan tartışmalar aynen bu şekildeydi, yani burada abartılan hiçbir şey yok. Aynısını yansıtmışlar, eksik hatta ama toplantının bu ana kadar olan bölümünde şeyi gördüm, biraz abartılan başka şeyler var. Devrimci kültür ya da aydınlanma kültürü… Yani sanki kadın farklı bir yerde devrimcilik ve aydınlanma farklı bir yerde. Öyle bir şey yok, olamaz. Devrimci kültür içerisinde de sorunlar vardır, yaşanıyor, görülüyor. Ben de devrimci kültürü benimseyen bir insanım. Geçen gün arkadaşlarla tartışıyoruz. İslamcı bir arkadaşa sohbet sırasında dedim ki, sizin içinizde de kadın ıslah ediliyor, bizde de ediliyor. Sorunlar değişmiyor. Muhalefet ettikleri sisteme, onlar da biz de burjuva düzeni diyoruz. Herkes kendi çevresinde bir şeyler yapmaya çalışıyor, ama her alanda kadının kullanımı söz konusu. Bunu da nasıl aşmalıyız? Gelin diyalog içerisine girmeye çalışın, çünkü her kesimde tartışmamız gerekiyor. Aynen burada farklı renklerde arkadaşlarımız olması

gibi. Elbette hepimiz içimizde bazı sorunlar yaşadık ama şunu da görmek gerekiyor: Muhalif alanda devrimci kültür zannediyorum ki en ileri düzeyde olan bir kültür. Yani, şu anda ülkemiz açısından bakarsak devrimciler bir takım şeylerde en önde muhalefeti sürdüren insanlardır. Onların içlerindekini de eleştirmeliyiz, hem de kendi içlerinden eleştirmeliyiz. Burada en büyük sorumluluk zaten hanımlara düşüyor. Tekrar doğaçlamaya gelecek olursam, Mehmet Esatoğlu doğaçlamada eleştirilmiş arkadaşlar, ama o kadar değil. Yani Esatoğlu’nun da bir kişiliği var.

Esatoğlu bu kadar basit bir şekilde ele alınmamalıydı bana göre. O bu grup içerisinde ve İnsancıl Atölyesi’nde en başta eleştirilenlerden birisiydi bence, biliyorsunuz arkadaşlar. Ama bir insanı sokaktaki bir insanla eşit göstermek başka bir şey, sokaktaki herhangi bir tacizciyle eşit göstermek başka bir şeydir, onun devrimcilik etiketini de kullanarak yaptığı şeyleri göstermek başka bir şey. Belki bilmiyorum abartıyorsunuz. Ustalıkla bazı şeyleri göstermeliyiz biz de, yani karşıdaki nasıl ustalıkla oynuyorsa, bizim de ustalıkla onun hangi noktayı yakaladığını açığa çıkartmamız lazım. Bizim biraz hafif kalmış aktarımımız. Bu kadar değil. Karşıdaki çok daha farklı şekilde onun üzerine gidilebilir. Biz de onun açıklarını yakalamalıyız. Sanki biraz eksik kalmış. Ben kısa bir yazı hazırlamıştım, okumak istiyorum izin verirseniz. Daha çok kadınların bilgisizlik ve donanımsızlığı üzerinde duracağım, çünkü en fazla sorumluluk bize düşüyor. Umarım sıkılmazsınız. Kadınların içinde bulundukları sorunları çözememelerine en büyük engel tarih bilgisinden ve felsefeden uzak oluşlarıdır. Çoğunlukla gündelik hayatın içindeki sorunları saklama tepkisi içine giriyoruz ne yazık ki. Kadınlar yeryüzünde insan türünün bir parçası olarak hayvanların kaybolup insanlaşmaya başladığı anda insan türünün başladığı bu güne değin insanlık tarihini bilmek zorundadır. Çünkü insanın tarihi ezilenlerin tarihidir. Ezilenler kendilerini ezen, zaferle şanla krallıkların tarihi dışındakileri görmeli, mücadelelerini oradan başlatmalıdır. Kadınlar tüm ezilenlerin ezilenleri oldukları için, tarih kadınların sırtından yazılmıştır demek çok da yanıltıcı değildir. Kanımca kadın geçmiş, bugün ve gelecek bağlantısını kurmadan sorunlarına çözümler üretemez. Üretse de her defasında kaybetmeye gebedir. Biliniyor ki ilk uygarlıklardan bugüne değin oluşturulan ekonomik sistemler ve bu sistemlerdeki ahlak, siyaset, hukuk kuralları insan ilişkilerini belirlemiştir. Bu ilişkilerin hangi grupları, kadınları ne derece etkilemiştir. Bunları araştırmak kadınların sorunlarının çözümünde şarttır. Bu araştırma ve çözümleme bilinci olmayan kadın kendine yapılan haksızlıklara karşı savunmasız kalacaktır. Biz kadınlar önce kendimizden başlamalıyız mücadeleye, çünkü kadınların mücadelesini sekteye uğratan bence yine bilinçsiz kadınlardır. Eğitimli kadınların bile çoğunluğu hala egemen erkek kültürü ekseninde düşünmekte, hayatını ona göre şekillendirmektedir. Kadının kurtuluşu nasıl

 

olacaktır? Kadının tam anlamıyla, tarih, grup kimliğine sahip olursa, kişiliğini donanımlı hale getirirse, kendisine dayatılan beğeni ve davranışların dışına çıkacaktır. Bu nasıl olacaktır? Kadın kendini meta olarak gördüğü sürece erkek seçen, kadın seçilendir. Bizim gibi toplumlarda kadın korunan, itaat eden, seçilen, beğenilen, erkek de seçen, koruyan, hükmeden ve beğenendir. Örneğin evli bir çiftteki kadına diğer bir erkek hemen hemen hiç yaklaşmaz, çünkü o kadın bir başka erkeğe aittir. Ama aynı çifte bir kadın yaklaşıp rahatlıkla o çiftteki erkekle birlikte olmayı yadırgamaz. Çünkü o erkek o kadına ait değildir. Erkek hoşlanıyorsa başkasıyla birlikte olabilir. Erkeğe bu özgürlüğü tanıyan yine başka bir kadındır. Kadın kendini metalaştırır kolayca. Burada şu yanılgı çıkmamalıdır.

Kadın, erkek tarzı özgürlük için değişmemelidir. Hayır, çünkü erkeğin yaşadığı özgürlük bir özgürlük değil, aksine metaya bağımlılıktır. Onlara öğretilen ve bu günkü Avrupa ülkelerinde artık kadınları da rahatlıkla, almak, kullanmak ve atmaktır. Yani bu sistemin ekonomisinin dayattığı ilişkiler bütünü: Tüketmek. Unutmayalım erkeğe tanınan özgürlük gerçekte o erkeği özgür kılmamıştır. Bu yüzden kadınların özgürlük talepleri erkeğin erkekliklerini değil tersine kendisini onu dışlayarak yaratmaktır. Erkeklerin elde ettiği özgürlük bu sistemin yarattığı ilişki örgüsüdür. Ama biliyoruz ki ekonomik sistem her zaman bir sınıfın diğerini ezmesi esasına göre kurulmuştur. Sonuç olarak inanıyorum ki bilinçli, donanımlı kadın kendi hemcinslerinin yanı sıra, diğer cinslerin yani insan türünün ütopyasını yeni baştan çıkaracaktır. Kadınların kurduğu ütopyalara inanıyorum. Tek şart, felsefe, alternatif tarih, sınıf bilincine bulanmış yeni kültürün yeniden yaratılmasıdır. Burada kadınların elzem olduğunu düşünüyorum.

Teşekkürler.

 

Derya Uzunkale: Arkadaşıma teşekkür ediyorum. Şimdi Devrimci Çözüm Kültür Sanat Bürosu’ndan Neriman Saz’ı çağırmak istiyorum.

 

Neriman Saz: Merhaba arkadaşlar. Öncelikle böyle bir etkinlikte emeği geçen tüm arkadaşları selamlamak istiyoruz. Bu olaylar yaşandığında Özgür Sahne çalışanları, olayı bize açtılar. Biz de doğal olarak tavır koyduk, tepki gösterdik. Sosyalist kültür ya da devrimci muhalif kültür, sanat yaptığını ya da insanları aydınlatma yönünde faaliyet yürüttüğünü iddia edenlerin böyle bir kültürü, böyle bir yaklaşımı, sanat alanında böylesi yoz bir kültürü, söyledikleri ne olursa olsun, teşhir etmesi açısından böylesi bir etkinliği önemsiyorum. Bizler Devrimci Çözüm Kültür Servisi çalışanları olarak kısaca bir yazı hazırladık. Oldukça dar bir yazı belki ama zamanımız kısa. Buraya katkı sunacağını düşünüyorum.

 

Böylesi bir etkinliğin gerçekleşmesine vesile olan gelişmeler tartışmaya, açıklanmaya gerekli birçok soruyu ve konuyu içinde barındırıyor. Kültür sanattan kadın sorununa kadar birçok konuya neden ve niçinleriyle tarihsel süreçlerle ilişkilerini de ortaya koyarak açmak gerekiyor. Ancak biçilmiş olan bir savı gerek zamanın darlığı nedeniyle açabilmek mümkün değil. Ülkenin toplumun sorunlarından, devrimci sanat ve kadın sorununa yetersiz olduğu yaklaşımını düşünüyor ve kimliğe değer veriyoruz. Küçük de olsa Devrimci Çözüm Kültür ve Sanat Bürosu olarak bizim de umarız buna bir katkımız olur. Ülkemizde sınıflar mücadelesinin ivme kazandığı 60’lardan bu yana, gerek ideolojik politik düzeyde, gerek Devrimci Sanat Kültür ve Sanat cephelerinde kadın sorunu ve kadın erkek ilişkileri tartışılagelmiştir. Politik mücadelemizin bundan sonraki sürecinde de bizler bu konuya ilişkin duyarlılığımızı sürdüreceğiz. Kadının gerçek kurtuluşuna bakış açısıyla devrimci kültür ve sanata bakış açısı arasında sıkı bağların olduğu tartışma götürmez bir gerçektir. Devrimci Çözüm Kültür Sanat Bürosu olarak yürüttüğümüz kültürel etkinliklerde bundan sonra da yaklaşımımız bu olacaktır. Gerek doğa, gerekse toplumsal olaylar incelenirken ve değerlendirilirken sınıfsallığından ve tarihselliğinden koparmadan ele alınmalıdır. Bu noktada kültür ve buna bağlı olarak sanatı da bu yaklaşımla ele almak gerekir. Kültür bir üstyapı kurumudur.

Geleneksel sosyolojik anlamı toplumun yaşam şeklidir ve girdiği inanç, sanat, ahlak, hukuk, gelenek ve görenekler her tür alışkanlıklar ve yetenekleri içine alır. Yaşanmış olan ve yaşanan kültürün özü zihinsel bir süreç olmasıdır. İnsanların üretim ilişkileri içinde oluşan kendi yaşam deneyimleriyle biçimlenmiştir ve yaşam biçimlerinin bütününü meydana getirir. Bu noktada kültür bilinçli şekilde seçim yapan ve deneyimlerin değerlendirilmesi üzerine belli bir ideolojiyle şekillenen bir yaşam biçimidir, etkinliktir. Bu anlamda mevcut düzenin oluşturduğu kültür içinde yer alan tüm öğeleri, ahlakı, hukuku, geleneği ve göreneği, sanatı, bilgiyi, alışkanlıkları, yaklaşımları devrimleştirmek zorundayız. Bu tüm toplumun değişmesi için geçerlidir. Dünyayı, gerçekliği kavramada özel bir biçimdir sanat.

Gerçekliğin, düşüncelerin estetik bir tarza dönüşerek kavranılmasıyla birlikte insanın duygularını insanı yapmaya, insanın duygularını insani yapmaya, insanın doğasının özüne, zenginliğine uygun insani duygular yaratmaya ve geliştirmeye yöneliktir sanat. Bugün mevcut olan kültür ve yaşam biçimi, mevcut üretim ilişkilerinin egemen ideolojisi doğrultusunda şekillenmiştir. Yani yoz bir kültürdür. Sisteme muhalif olanlar ise yalnızca ekonomik ve politik alanlarda mücadele etmezler, aynı zamanda yeninin, güzelin, iyinin yani insansal ve zihinsel yaşamın alanlarında niteliksel bir değişimi gerçekleştirmelidirler. Özellikle halkın emekçi sınıfların bir adım önünde olan ve olması gereken tüm devrimci muhalif kesimlerin asli görevi ise, yaşamın her alanında olduğu gibi kültür sanat alanında da düzene alternatif olmak ise her şeyden önce mevcut düzenin bizlerde oluşturmuş olduğu kültürü aramızdan söküp atmak olacaktır. Geleceğin yeni toplumunu yeşertme mücadelesinde olanlar bugünden o toplumun

 

tüm ilişki, bu ilişkilerin yarattığı kültürün değerlerini özellikle kendilerinde örgütlemek durumundadırlar. Düzenin tüm pisliklerine ve iğrençliklerine karşı insani ilişkileri ve toplumsal değerleri ayakta tutan, yeni bir yaşam biçimini örgütleyen olmalıdır sanat. Günümüzde yaşamın her alanında olduğu gibi muhalif kültür sanat alanında da yozlaşmaların, çürümenin en üst boyuta tırmandığı, üretimin kısırlığının yenilenmek yerine yinelemenin hâkim olduğu bir gerçekliktir. Emperyalizmin kendi kültürünü küreselleşme adı altında dünyaya hâkim kılma çabalarında başarılı olmasında bizlerin zayıflığı göz ardı edilemez. Kültür sanat alanında devrimci muhalif olduğunu iddia eden her insan, her kurum emperyalizmin sunduğu yaşamımıza sokmaya çalıştığı tüm yolsuzluklara, çürümüşlüğe karşı savaş açmak durumundadırlar. Düzenin sanat anlayışına alternatif olarak uğraş veren her kurum, her bireyde belli değerleri, misyonları göz ardı etmeden ortaya koymaya çalıştığı her ürün süreciyle birlikte adım adım daha da gelişmeli, yenilenmelidir. Bugün bizlerin ilişkileri, yaklaşımları insanlığın gerektirdiğini temsil eder özde olmalıdır. Bugünden kurulan ilişkiler, değerler ve yaratılan kültürün yarına taşınacağı bilinci ve sorumluluğuyla hareket edilmelidir. Bizler mücadele verdiğimiz alandan doğru, kadına biçilen misyona da, kadına bakış açısına da, hazlara dayalı tüketim ilişkilerine de karşı olmalıyız. Bizler sistemin bizlere dayatmış olduğu kültüre, yolsuzluğa, çarpıklığa karşı da savaş açıyoruz. Feodal kültürün üzerine çarpık kapitalizmin ürettiği yoz değerler eklendiğinde karşısında gerçek anlamda yeni bir kültür oluşturma çabaları da yetersiz kalınca yukarıdan aşağıya yayılmaya çalışılan kültür giderek yaygınlaşıyor. Toplumdaki kadın erkek ilişkilerinin çarpıklığının temellerini kadının sınıfsal ve tarihsel konumlanışına ve bu konumlanışına uygun yaşama biçimine baktığımızda görebiliriz. Kadın sınıflı toplumların ortaya çıkışından itibaren hiçbir zaman erkeklerle eşit olamamış ve düzenin çökmesiyle birlikte feodal değerlerin hala hüküm sürdüğü erkek egemen toplumun baskısına ve cinsel kimliğinden dolayı ek sömürüye maruz kalmış ikinci sınıf vatandaş olma özelliği ile hep ezilen, horlanılan güçsüz bir konumda olmuştur. Yüzyıllardır süren bu konumlanışın kadında da erkekte de yaratmış olduğu köklü bir kültür vardır. İşte bizler alanlarımızla da bu kültürün etkisini adım adım söküp atmak durumundayız. Yeni bir kültürde bu bakış açısına yer olmamalı. Bizler alanlarımızda düzenin yaratmaya ve yaşatmaya çalıştığı tüm yeniliklere, yokluklara, çürümüşlüklere olduğu gibi düzenin kadına bakışına, cinsel kimliği öne çıkararak bakan kafa yapısına karşı da savaş açmalıyız. Bizler özü sözü bir, düzenin ilişkilerini yeniden yeniden yaratanlar değil yaşamı değiştiren, yeniyi, güzeli yaratanlar olmalıyız.

Düzenin yaratmış olduğu çürüme ve yozlaşmadan kendimizi sıyıran, yerine insani değerleri koyan olmalıyız. Sanatı savaş alanı olarak görüyorsak devrimci bir mevkie de öykünmek zorundayız. İnsanlığın ilerleyişini hiçbir güç, gerilik, yozluk, saldırı durduramaz. Buna olan inancımız var. Hepinizi selamlıyoruz ve hepimize kolay gelsin diyoruz. Söyleyeceklerim bu kadar, teşekkür ederim.

 

Derya Uzunkale: İstanbul Üniversitesi Feminist Grubundan Deniz’i çağırıyorum.

 

Deniz Hakyemez: Herkese merhaba. Geçen ay düzenlenen “cinsel taciz” başlıklı panelde Ayşe Düzkan bir şey söylemişti. Bugün aslında benzerleri vurgulandı. Kadınlar en çok kendilerini cinsel tacize karşı korumak zorunda hissediyorlar, demişti. Kendini feminist olarak tanımlasın tanımlamasın, muhalif alan içinde yer alsın almasın, hangi ırktan, etnik kökenden, dinden olursa olsun kadınlar kendilerini cinsel taciz ve tecavüze karşı korumak zorunda.

Öyle görünüyor ki kadınlar bunun yanı sıra kendilerini cinsel tacizi gizlemeye, üstünü örtmeye, varlığını reddetmeye çalışanlara karşı da korumak ve onlara karşı bir yandan da mücadele etmek zorunda. Yazın düzenlenen Cinsel Tacize ve Tecavüze Hayır Kurultayı’nda söz alan bir kadına tertip komitesi tarafından dava açıldı. Özgür Sahne’nin yaşadığı cinsel tacizi görmezden gelen ve hatta Özgür Sahne’yi mücadele yolundan gittikleri için suçlayan insanlar arasında, tertip komitesinden de bir kadın bulunuyor. Ve bu bize önemli bir şeyi gösteriyor kanısındayım. Birincisi kadın hareketinin önünde ne kadar zor ve uzun bir yol olduğunu, pek çok yerde söylendiği gibi, ikincisi kadınların bir inisiyatif oluşturulmasının bu açıdan ne kadar önemli olduğu. Kadınlar bu gibi olayların karşısında kendi başlarına bir caydırıcı güç olmayı başarmak zorundalar. Sistemin dayattığı kadın erkek ilişkilerini dönüştürme kaygısı gütmeyen insanların devrimci ya da muhalif bir savaş içinde olduğunu söyletmemek zorunda. Bu gibi insanların devrimci ya da muhalif olamayacağını göstermek zorunda. Kadınlar cinsel tacizi gerçekleştiren Mehmet Esatoğlu'nu, cinsel tacizi yok sayan, gizlemeye çalışan ve aslında cinsel tacizi gerçekleştirenin yanında yer alan Cengiz Gündoğdu, Berrin Taş, Enver Akan, bir anlamda İstanbul Sahnesi, cinsel tacize karşı eylemi reddeden Bakırköy Oyuncuları'na karşı tavır alarak muhalif hareket içinde ve dışında her türlü cinsiyetçiliğe karşı olduğunu göstermek zorunda. Cinsiyetçiliği uygulayanların ya da savunanların başı dik yürüyememelerini sağlamak zorunda. Önümüzde uzun bir yol var gerçekten. Birlikteliğin ve kararlılığın çok önemli olduğunu düşünüyorum, susmamanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Kadınlar sanat alanında, sokakta, işyerinde, ailede cinsel şiddete hayır, diyorlar. Kadınlar kadın oldukları için, dinleri, dilleri, ırkları nedeniyle sömürülmeye ve cezalandırılmaya hayır, diyorlar.

Sesimizi yükseltmemiz gerektiğine inanıyorum ve bu da farklılıklara saygı duyarak ama birlikteliği vurgulayarak yapılabilecek bir şey diye düşünüyorum.

 

Özgür Sahne'den Fidan Eroğlu: Arkadaşlar, biz İnsancıl Atölyesi'nde yaklaşık bir yıldır çalışmalar yapıyoruz. Bu çalışmalar sırasında biz bilinç olarak birtakım gelişmeler içerisindeyken, diğer yandan, yani Aydınlanma Hareketi

 

üzerinden, o hareket içerisinde içten içe bir çürümenin yaşandığını idrak etmeye başladık. Eğer yalnızca taciz yanıyla gördüğümüz bir şey olsaydı bu (daha geniş bir alanı kapsadığı için bunu söylüyorum) o zaman bunu başka bir şekilde çözümleyebilirdik ama bunun hem taciz, hem sanatın binlerce yıllık gelişimine yapılan bir ihanet, bir de aydınlanmaya ve yaratılmaya çalışılan yeni insan modeline karşı yapılan bir ihanet olduğunu gördüğümüz için, yani sorunun çok daha vahim olduğunu gördüğümüz için tartışmaya açtık. Aslında biz büyük bir korkuyla girdik bu tartışmalara ama tartışmaların içinde korkunun bilinçli cesaret olduğunu kavradık. Fakat bir şeyi daha kavradık bu tartışmalarda: Biz sistem içindeki ilişkiler gibi, bizden daha çok bilen, bizim hocamız olan, hep söz söyleyen insanlara karşı aynı sistemde uygulanan anlayışla bir tapınma kültürünü taşıyoruz. Muhalif sistem içindeki insanların içinde de tapınma, susma ve onaylama kültürü var; yani daha çok biliyor, daha güzel anlatır, o konuşsun, diyerek hep birilerine bıraktığımız sözler sonucu eleştirel bilincimizi yitirmeye başladığımızı fark ettik. Bunu birçok alanda da fark ediyoruz ve taciz konusuyla birlikte, bunun muhalif alanlarda da tartışılması gerektiğini ve yaratılması gereken yeni insan modelinde de bu eleştirel bilincin geliştirilmesi gerektiğine inanıyoruz. Teşekkür ederim.

 

İstanbul Feminist İnisiyatifi'nden Nilgün Yurdalan: (Nilgün Yurdalan konuşmasını yaparken mikrofon kullanmadığı için söyledikleri metne geçirilememiştir.)

 

Pazartesi Dergisi'nden Beyhan Demir: Aslında söylemek istediklerimi biraz Nilgün, biraz İstanbul Üniversitesi Feminist Grubu’ndan Deniz söyledi. İnsancıl Atölyesi'nden bir arkadaş “bilgi”den bahsetti; bana göre iş bilgiyle değil. Sokaktaki adamla, sokaktaki tacizci adamla Mehmet Esatoğlu'nu ben aynı kefeye koyarım. Çünkü bu adam devrimci olsun, başka bir adam mühendis olsun, başka bir adam avukat olsun… Ne farkı var? İkisi de aynı şeyi yapıyor, ikisi de kadına aynı şiddeti uyguluyor. İş bilgiyle olsaydı başta Cengiz Gündoğdu bu işe karşı çıkardı, adam bunca yıldır okuyor, yazıyor, çiziyor ama son yazdıkları sadece Esatoğlu’nu destekliyor. Bunun dışında söylemek istediklerimden biri de şu: Burada sürekli herkes “kadın sorunu” diyor. Şurada dışarıda kantinin orda bizim dışımızda bir sürü kadın var, onlar buraya da gelmiyorlar. Dışarı çıkınca sordum sizi ilgilendirmiyor mu, diye.

Dudak büktüler. Buradakiler de konuşurken “kadın sorunu” diyor. Kim bu kadınlar ya? Bizim dışımızda değil, hepsi biziz. İşte burada arkadaşlar var Özgür Sahne'den, kendileri yaşadılar, yarın biz yaşayabiliriz. İstanbul Üniversitesi'nden bir arkadaş işe girdiğinin ikinci günü tecavüze uğradı, bu içimizden herhangi biri olabilirdi, hiç fark etmez. Yaptığımız şeyi, kadın mücadelesini ve başka şeyleri kendimizden yabancılaştırmamız bence çok ciddi bir hata. Kadın sorunu orda, halk orda, biz kimiz? Bunlar için mücadele eden insanlar. Bence böyle düşünmek ciddi bir hata.

 

Ümraniye Cezaevi'nde ölüm orucunda olan Zeynep Arıkan'nın ablası Hatice: Çukurova'da bir kasabada çalışıyorum, uzun zamandır böyle bir ortamdan uzağım, çok hoşuma gitti bu ortam. Gelirken "neden kadınlar?" diye bir soru vardı aklımda, "neden kadın kadına bir toplantı?". Bazen de gerekiyormuş, hoş bir dedikodu ortamı gibi, hoş da bir şey (gülüşmeler), hoşuma gitti açıkçası. Gelirken yüreğimin şurasında bir yangın var, derdim onu anlatmaktı. Nasıl bağlantı kurarım, nasıl anlatırım? Onlara saygısızlık mı olur? Öyle bir kaygı vardı, şimdi yok. Neden yok? Çünkü buradaki herkes haksızlıktan söz ediyor. Tam da bizim gerçeğimiz. Onun için hiç de böyle rahatsız değilim, çok da rahatım. Yıllar önce Anadolu'nun bir köyünde dört kız olarak dünyaya geldik. Erkek çocukları sevmezdim. (gülüşmeler) Çevreden sürekli annemin babamın erkek çocuğu yok, diye baskı yaparlardı, babamı evlendirmek isterlerdi bir oğlan çocuğu olsun diye; ben buna tepkiyle muhalif oldum, sizin deyiminizle. Arkasından öğrenmeye, araştırmaya başladım. İçim giderdi erkek çocuk gördüm mü. Sevmek için ama sevmezdim çünkü arkasından “aman babam evlenir de annemin üstüne bir kuma gelir, bu kadın haksızlığı devam eder gider” diye düşünürdüm.

Öğrenmeye araştırmaya merak sardım, sonra da devrimci oldum. Devrimci kültür, devrimci kültür diye boşuna söylemiyorum çünkü yıllarımı aldı bu. Yıllarca okudum araştırdım, hala çok eksiğim var ama. Dört kız kardeşiz, dördümüz de devrimci kültürü şurasından burasından benimsedik. Kardeşlerimden biri şu an Ümraniye Cezaevi'nde, hemen benim küçüğüm, sizin de söz ettiğiniz gibi o da kadınlara karşı yapılan haksızlıklara başkaldırdı ve öyle böyle yol alırken yolu cezaevine düştü. Ümraniye Cezaevi'nde şu an ölüm orucunun kırk beşinci gününde.

Ölecekler. Eğer biz sessiz kalırsak, biz biz olmaktan çıkarsak, biz insanlığımızı unutursak o insanlar ölecekler. Burası entelektüel insanların, duyarlı insanların olduğu bir yer, bir üniversite. Üniversiteye girerken yüreğim zaten küt küt atmaya başladı, yıllar önce yaptığımız bir yürüyüş aklıma geldi. Yürüyüş yapıyoruz, asıl güvenlikte ben varım, bir erkek arkadaş "Hatice sen şöyle geç" diye beni korumaya, kollamaya kalkmıştı, ben de yürümüştüm. Kız kardeşim de vardı o gün orada. Geçen gün dışarıdaki üç kız kardeş bir araya geldik, "kardeşimiz gidiyor, biz n'apalım?" diye konuşuyoruz. Birimiz dedi ki, "biz dörttük, içimizden birini çekip alıyorlar, bizim elimiz kolumuz bağlı". Ölecek o. Henüz hayatta, henüz sağlığı yerinde (ya da bize öyle görünmeye çalıştı). Morali yerindeydi biz gördüğümüzde çünkü kardeşim yaptığının doğruluğuna o kadar inanıyor ki, ben de inanıyorum, onun haklı olduğuna ben de inanıyorum. Neden haklı olduğuna inanıyorum. Anlatayım. Ben görüşe gitmedim de annem gitti. Annem, hani o haksızlığa uğrayan kadın var ya, tipik bir örnek. Köyde köy kadınıydı, şehre geldi, hala eziliyor, hala sömürülüyor. Şimdi de yüreğindeki yangın o kadar büyük ki… Ben onu çok iyi anlıyorum çünkü benim 1,5 yaşında

 

bir çocuğum var, onu Çukurova'da bıraktım geldim, aklımın bir köşesinde hep o var. Hep ona bakarken aklıma annem geliyor, "bu kadın nasıl dayanıyor?" diyorum. Ama annem kardeşim için ayakta duruyor, kardeşim için, ağlamıyor, "ağlamıycam" diye söz veriyor. Benim de içimden hep ağlamak geliyor da, kardeşim bana dedi ki: "abla annem kadar da mı olamayacaksın? Sakın ağlama" dedi. Ağlamıycam tabii, söz verdim. F tipi nasıl bir yer? Bakan anlatıyor, herkes bir şeyler söylüyor, lüks odalar, falan filan. Lüks odalar, o kadar lüks ki… Televizyonu var, rahat, sıcak suyu var, çiçek de koymuşlar, bayağı hoş görünüyor. Ne yaparlarsa yapsınlar. Düşünün ki evinizin en güzel odası, bir salon düşünün, her şeyi koyun oraya, istediğiniz her şey olsun. Takılarınız olsun bir yanda, bilgisayarınızı koyun bir köşeye, ama orada yalnız başınıza kalacaksınız. Birkaç gün, fazla değil. Bugün, öyle cezalar veriliyor ki düşünen insanlara, 15 yıl, 20 yıl… Siz üç gün kalacağınızı düşünün bir odada, o lüks odada insandan uzak. Ben biliyorum ne olacağını: Kafayı yersiniz. Biraz sokağa çıkıp şöyle bir efkâr dağıtırsınız, iki insan görüp laflamak istersiniz… Kardeşim bir mektup yazmış, mektubunda köyümüzün dağlarını görmek istediğini söylemiş. Ben Çukurova'da her gün dağları görüyorum, her gün meyve bahçelerinin içinden okula gidiyorum, inanın bana onlar bir işkence oluyor. Çünkü yüreğimin bir parçası orda ölümde, ölüme yatmış bulunuyor. Tek başına n'apacak o insanlar orada? Ağca gibi kendilerini Mesih ilan ederler herhalde. Ağca'yı savunmuyorum ama insandan tecrit edilince nerde olursanız olun, kim olursanız olun, olacağı o. Düşünmüşler üstüne üstlük: Orda insanlar delirecek ya tecrit edildiklerinde, yalıtılmış odalar hazırlamışlar, delirince kafası gözü gitmesin, diye. İnsanın aklı gittikten sonra kafası gözü yarılsa n'olur ki. Kız kardeşim anneme şöyle bir mektup yazmış: "Anne ben orada tek başıma kalıp bir süre sonra aklımı yitirip delirerek öldükten sonra, söyle, ölsem daha iyi değil mi?" demiş. Geldim, iki gün önce mektubu okudum, ben dayanamadım mektubu okurken, kim bilir annem nasıl dayandı. Kusura bakmayın, zamanınızı alıyorum; bağlayayım biraz. Bu kadın sorunu, sakın yanlış anlamayın, uzak değil, bağlantısız değil.

 

Nilgün Yurdalan: Afedersiniz ama bir şey söylemek istiyorum; şu anda evet, ülkenin en can alıcı sorunu açlık grevleri ama mümkünse bugün burada neyi konuşmak için toplandıksa onu konuşalım.

 

Zeynep Arıkan'nın ablası Hatice: Bağlıycam. Bundan üç-üç buçuk yıl önce gözaltına alındığında tecavüze uğradı kız kardeşim. Onlar da kadınsızlıktan yapmadı bunu, etrafta kendini satan o kadar çok kadın var ki, kendini parasız ortaya sunan o kadar kadın var ki! Bu bizim de çıkmazımız, arz ve talep olayı. Bir de kendini sunmadan tacize uğrayanlar var, taciz değil, tecavüzdür kardeşimin yaşadığı. Hücreler gündeme geldiğinde, oradaki düşünen kadınların yaşayacaklarının en başında gelenin bu olduğunu da sizin bilmeniz gerekiyor. En başında bu gelecek: Cinsel taciz, tecavüz. Yani kadın kimliği bir kez daha kullanılacak aşağılanmak için. Yüzyıllardır yaşadığımız gibi.

 

Ben (siz inanın inanmayın) DEMKAD'da (Demokrasi İçin Kadın Derneği) şube başkanlığı yaptım, sonradan öğretmenliğe başladım, devlet memuru oldum. Orda insanlar ölüyor, 45 gün dile kolay, yarım saat aç kalın, kalabilecek misiniz? Ben de hak veriyorum, her yerde karşılaşıyoruz, yolda, sokakta… Hücrelerde de tecavüze uğrayacağız, hücrelerde bedenimiz her türlü işkenceye maruz kalacak. Arkadaşları desteklediğimi söylediğim için, herkes bu konuda konuştuğu için tekrarlayamam ama lütfen hak verin, yüreğimin bir köşesi yanıyor, ben bir anneyim. Konuşma üç dakikayı geçmiş olabilir, arkadaşlarıma haksızlık ettiğim kaygısını inanın derinden yaşıyorum ama görüyorum ki herkes beni anlıyor. Üniversitede okuyorsunuz, sizler hepiniz demokrat, aydın insanlarsınız; bu cezaevleri sadece kardeşim ve arkadaşları için yapılmadı, cezaevleri düşünen herkes için yapıldı. Yarın öbür gün yolunuzun oradan geçmeyeceğinin garantisi var mı?

 

Toparlayayım. Ben bir ablayım, hani ana yarısı derler ya, gerçekten öyle hissediyorum. Annemin yüreği benden daha fazla yanıyor ama benim yüreğim de yanıyor. Sizlerden bir şey istiyorum: Yarın öbür gün oraya yolunuz düştüğünde değil, bugünden o insanlar için lütfen bir şeyler yapalım. Özgür düşüncemize, özgür kimliğimize sahip çıkalım kadınlığımıza sahip çıktığımız gibi. Çünkü özgürlük olmadan kadın özgürlüğü olmuyor. Benim eşim aydın bir insan, benim eşimle hiçbir problemim yok ama sokakta tacize uğruyorum, çok hırpalanıyorum kadın olduğum için, insan olduğum için. Çok şey anlatırdım, o kadar çok örnek verirdim ki size Çukurova'dan, ama kardeşim ölürken, kardeşim gibi aydın insanlar ölürken ve buradaki aydın insanların yarın yolunun oradan geçeceğini bilirken hak verin konuşmak zorundayım.

 

İzin verirseniz annemin mektubunu okuyabilir miyim? (mektubu okuyor)

 

Bilge Seçkin: Bir şekilde ayrı bir gündem oldu; evet, bu gündem ülkenin önemli bir gündemi ama hep böyle oluyor. Bir yerde tartışmak için bir gündem belirleniyor ama başka konulara giriliyor. Bugünkü gündemle ilgili konuşmalarda anladığım şu; bir yoz kültür var, onun karşısında devrimci, ulaşılması gereken bir kültür var ve bunlar karşı karşıyalar, bu tartışılıyor. Bir de bunun dışında devrimci adı altında buradan sapan ve burjuva kültürün ajanlığını yapan birtakım insanlar var. Böyle tartışıldı. Ben bunun biraz daha farklı olduğunu düşünüyorum. Verili bir toplum var önümüzde, biz bu verili toplumla düşündüğümüz toplum arasında görüşme alanı olarak sanat ve

 

kültürü tanımlıyoruz ve düşününce ne yazık ki karşı karşıya değil. Belki de elimizdeki toplumun en büyük ayaklarından biri olan ataerkilik bu dönüşme denen olayda yeniden, tekrar tekrar üretiliyor. Önce bu ataerkiliğin her yerde olduğunu kendimize itiraf etmeli örgütlenmeye çalışmalıyız buna karşı. Evet, feminist olmak gerekiyor bunun için. Teşekkür ederim.

Geçmiş Şenlik Afişleri